Re(m)betiko

Gemi bacalarından ıslıkların duyulduğu, kötü makyaj yapmış birine benzeyen, her daim kaotik ve gürültülü, işçi şehri Pire’de; limana yakın, köhne mi köhne bir yer düşünün, 1920’lerin ilk yılları. Havada yükselen sadece içilen esrarın, nargilenin, sigaranın dumanı değil; acının, yalnızlığın, fakirliğin, hor görülmenin melodileri aynı zamanda. Tahta masaların etrafında tahta sandalyeler, belki birkaç lokma yemek, sürahilerden bardaklara dökülen içkiler, esrar, acı, hüzün var orada.

Evlerinden, yurtlarından göç etmek zorunda kalmış, bahçelerindeki güzelim meyve ağaçlarını bırakmış insanlar başka bir şehirde, oralı olmaya çalışıyorlar. Yeni bir hayat kurmak zor ve acılı, geldikleri bu yerde alt tabaka olarak adlandırılıyor, ağır işlerde çalıştırılıyor, hor görülüyorlar. Dışlanmışlığı, hüznü, melankoliyi müzik ile; beraber çalarak, beraber söyleyerek hafifletmeye çalışan bu insanlar bize kıymetli mi kıymetli bir müzik türü bırakıyor: Re(m)betiko.

1923 senesinde gerçekleşen Türkiye – Yunanistan nüfus mübadelesi milyonlarca insanın hayatına etki etti. Din esaslı bu antlaşma Türkiye topraklarında yaşayan Ortodoks Rum vatandaşların Yunanistan’a, Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türk vatandaşların ise Türkiye’ye göç etmesine sebep oldu. Birileri onlara gitmelerinin zorunlu olduğunu söyledi onlarsa ellerinde ne varsa iki üç valize sığdırmaya çalışıp, insanlık dışı koşullarda, nefes bile alması güç, kalabalık gemilerde başka bir ülkeye, sadece inançları yüzünden gitmek zorunda kaldılar. O zamanlar nüfusu beş milyon olan Yunanistan’a bir milyonu aşkın insan geldi. Pire’ye, Selanik’e, Volos’a yerleştirildiler. Geride bıraktıkları vatanlarında sahip oldukları koşullara sahip olacakları söz verilse de beklenen olmadı. İki ülkenin de savaş sonrası ekonomik olarak ne kadar kötü durumda olduğunu düşünürsek, yeni ülkelerine gelen insanların, hiç de iyi koşullarla karşılanmadığını anlamak çok zor değil zaten bizim için.

 

Bir gemide binlerce insan…

Şimdi bir an tarihin acı gerçeklerinden uzaklaşıp, kişisel acılarımızı, hüzünlerimizi neyle iyileştirmeye ya da yok etmeye çalıştığımızı düşünelim. Çoğu insanın aklına müzik geliyor değil mi? Yüreğimizin sızısını melodilere ya da  satırlara dökebilmiş insanlar bize yardım etti hep biz kişisel acılarımızı yaşarken. Dinledik, şarkılara eşlik ettik, sözlerin altını çizdik, kafamıza zihnimize kazıdık. Yalnız olmamak, acının sadece bize ait bir şey olmadığını bilmek biraz hafifletti ağrımızı. Yerinden yurdundan edilmiş bu insanlar da aynı şeyi yaptı, müziğe sığındılar; çaldılar, söylediler, melodilere eşlik eden cümlelerle isyan ettiler. Bugün farklı kültürlere baktığımızda İspanya’da flamenko, Arjantin’de tango, ABD’de blues, Portekiz’de fado neyse Yunanistan’da da re(m)betiko o aslında.

Re(m)betiko bir anda, 1922-23 senesi sonrası Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan insanların getirdiği ya da yarattığı bir müzik türü değil aslında. 1800’lü yılların sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinde, Yunanistan’da bulunan bazı adalarda; çok kültürlülüğün yansıması olarak zaten vardı, zaten kültürel hayatın bir parçasıydı. İzmir, Selanik, İstanbul gibi şehirlerde Rumlar, Ermeniler, Araplar, Yahudiler, Levantenler günlük hayatlarına ait yüzlerce öğeyi farklı güzel şeyler için birleştirdiler, müzik de onlardan biriydi. Ancak Yunanistan’da, belirli bir zümreyi temsil eden bir müzik türüne dönüşmesi mübadele sonrası gerçekleşti.

Çok kültürlü şehirlerde, farklı melodileri, farklı ezgileri duymuş, kendi hayatına işlemiş, bundan çekinmemiş ve korkmamış yüzlerce insan o farklı adlandırılan her şeyi de yanında getirdi mübadele sonrası. Ama o esnada Yunanistan’da kabul edilen, onaylanan, beğenilen müzik daha çok İtalyan esintileri taşıyan daha batılı bir müzikti. O yüzden, Anadolu topraklarından sonradan gelen, tam Yunan ya da Rum sayılmayan, dili farklı konuşan, kabul görmeyen o insanların getirdiği müzik de haliyle kabul görmedi. Mübadele yüzünden Anadolu’dan göçenler zaten şehirlerin kötü mahallelerinde yaşıyordu, onlar isyankardı, kötü işlere sahipti, onların çocukları ile “gerçek” Yunan çocukları arkadaş olmamalıydı. Bir de üstüne bu garip, nağmeli, farklı enstrümanların kullanıldığı müzik çıkmıştı ortaya. Üstelik esrar ve içki içtikleri, o karanlık tekkelerde (Yunanistan’da teke deniyor) oluyordu hep bunlar. Farklı kültürlerin kaynaştığı, dünyanın güzel bir yer olduğunu çok masumane bir şekilde anlatan melodiler, bir anda, bir coğrafyada tehlike sembolüydü artık.

Ancak insanın içinden, yüreğinden gelen hiçbir şeye ket vurulamıyor ya, re(m)betiko da baharda açan çiçekler gibi gelişti, büyüdü, yaygınlaştı Yunanistan’da. 1930’lara geldiğimizde daha sofistike olarak adlandırılan müzisyenler, ezgilerini ve sözlerini, daha şehirli melodilerini re(m)betiko ile tanıştırdı. Markos Vamvarakis onlardan biri mesela.

vamvakaris_3FEB-750x893
Markos Vamvarakis

 

Geleneksel, daha çok kabul gören Yunan müziği, yavaş yavaş bu tekke müziği ile flörtleşiyordu artık. Başka şeylere de tahammül edebilen, onlara sempati besleyen insanlar; dünyada tek bir doğru müzik türünün olmadığını biliyor ve ellerinden geleni yapıyordu. Daha önce İzmir (Smyrna) usülü olarak bilinen re(m)betiko artık Pire usülü olarak adlandırılıyordu. Keman, ud, kemençe yerini daha çok buzukiye, bağlamaya ve gitara bırakmıştı. Yıllar içinde insanlar, bu geldikleri ülkeye sadece bireysel olarak değil, müzikleriyle de entegre olmaya çalışıyorlardı. Bu dönemde çoğunlukla ABD’ye göç etmiş onlarca müzisyen ve şarkıcının da, oradaki teknik imkanları kullanarak hazırladıkları plaklar, icra ettikleri re(m)betiko şarkılar da bu müzik türünün yaygınlaşmasına, daha çok kabul görmesine sebep oldu. Unutmayın ki Yunanistan da çetin koşullar yüzünden dışarıya en çok göç vermiş ülkelerden biri. O güzel tatlı ülkelerini bırakmak zorunda kalan Yunanlar, ABD’de, o kocaman, hiçbir şeyin ülkelerini andırmadığı o başka ülkede yine müziğe sığındılar.

1936 senesinde Metaxas, diktatörlüğünü alenen ilan ettiğinde ilk yaptığı şeylerden biri tabii ki re(m)betikoyu engelllemek, bu müziği icra eden sanatçıları cezalandırmak, insanların beraber çalıp söylediği yerleri kapatmak oldu. Şarkıların sözleri tekrar, Yunan kültürüne uygun bir şekilde yazılacaktı, bu bir sansür değildi, sadece bir düzeltme ve düzenleme idi. İşin ilginç yanı ise, o zamanlar Yunan sol politika akımını temsil eden en büyük parti KKE (Yunan Komünist Partisi) de buna destek oldu, re(m)betiko uyuşturucuya, isyankarlığa sebep oluyordu ve bunun önüne geçilmeliydi. Bazı şeyler ne kadar tanıdık değil mi?

Sonra İkinci Dünya Savaşı dönemi geldi çattı, müzik insanların aklına gelen en son şeydi haliyle; sessizlik, acı ve yokluk yine insanların günlük hayatının bir parçasıydı. 1946 senesinde, savaş bitiminden aylar sonra yavaş yavaş canlandı re(m)betiko, sözleri sansürlenmeyen, geniş kitlelere hitap eden şarkılar kulaklara, gönüllere ulaştı yine. Manos Hatzidakis, Vassilis Tsitsanis, Sotiria Bellou gibi müzisyenler, şarkıcılar sayesinde biraz daha Yunan kültürüyle, müziğiyle kaynaştı re(m)betiko. Dönüşüm ve değişim hani asla durduramadığımız bir şey ya, işte o zaman da durdurulamadı. Bu önemli müzisyenler, başka enstrümanları da kullanarak ama re(m)betikonun özünden, gerçekliğinden kaçmayarak öyle güzel şarkılar bestelediler, paylaştılar ki yavaş yavaş koca bir ülkenin kültürel temel taşı oldu bu müzik türü. Neyse ki bazı şeyleri reddetmeyen, o şeyleri kabullenip daha güzellerini yaratmak çabasında olan insanlar var şu dünyada.

1960’lara geldiğimizde altın çağını yaşamaya başladı re(m)betiko. Artık sadece tekkeden çıkan, dışlanmışların, asilerin, azınlığın müziği değildi. Dönüşüm tamamlanmış, neredeyse herkesin kabul ettiği, benimsediği bir kültürel öğe olmuştu artık. Sadece Pire’nin fakir bir mahallesinde icra edilmiyor, Atina sokaklarında da duyuluyor, çalınıyor, söyleniyordu. O günden bugüne durulduğu, engellendiği tek dönem ise 1967 – 1974 arası, 7 senelik cunta dönemi oldu. Neden engellendiğini söylememe gerek yok sanırım, hepiniz anlamışsınızdır.

Cunta dönemi sona erdiğinde beklenen oldu, beklenenin de ötesinde bir şeyler oldu aslında; re(m)betiko bugün Yunanistan müzik dünyasında bildiğimiz, sevdiğimiz birçok müzisyenin, şarkıcının ilham kaynağı oldu. Yıllarca her türlü zorluğa rağmen icra edilen bu şarkılar, havada salınan bu melodiler artık neredeyse herkes tarafından kabul gördü, sevildi, kültürün bir parçası oldu. Stelios Kazantzidis, Marinella, Yiannis Parios “klasik Laiko” denen müzik türünün öncüleri olmuştu ve bu yeni yarattıkları müzik akımı re(m)betiko sayesinde oluşmuştu. Onlar, yıllardır nefes almaya çalışan, engellenen, engellere rağmen yine bir çatlaktan çıkıp izini süren müziği reddetmedi, kabullendi, onun ezgilerini alıp daha modern, daha günümüze dair şarkıları üretti ve kitleleri etkilemeyi başardı.

Rebetis, rebet, rembet (farklı versiyonlarıyla) olana, bilinene, kabul edilene, düzene baş kaldırmış, isyan etmiş, kabul görmemiş biri demek. Re(m)betiko da ismini buradan alıyor zaten. Biz şimdi mesela Yunanistan’ın bir şehrinde adasında, ya da re(m)betiko şarkılar çalan bir Istanbul meyhanesinde ufak ufak demleniyor, acımızı, kahkahamızı, derdimizi, tasamızı bir gecenin gölgesine bırakıyoruz ya, aklımızda bu insanlar olsun derim. Bir gecede başka bir şehre zorunlu olarak giderken kendinizi düşünün; bir saçma valiz elinizde, evinizi, sevdiklerinizi, bakmaya kıyamadığınız aşkınızı bıraktığınızı düşünün.

Hüznü, acıyı, kederi yüreğinizin tam içinde çalıp söylemekten başka elinizden ne gelirdi?

Thomas Kunstler’in muhteşem filmi ise aşağıda, iyi izlemeler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s