#52hafta52kadinyonetmen – 1

visages-villages (1)

Şurada bahsetmiştim, kendimi hemcinslerime borçlu hissediyorum. Ne Scorsese’ler ne Hitchcock’lar gördü bu gözler, de bir Margarethe von Trotta filmi izlemişliğim yok, mühim eksiklik. Kendimdeki böyle bir eksikliğin farkına varmanın en güzel kısmı, hızlı bir aksiyon planı yapıp Yeni Yıl, Yeni Ben projene ekleyebileceğin pırıl pırıl bir yol haritası. Pek kararlılıkla çıksam da bu yola gerçek hayat araya girdi, ilk haftaların ödevlerini istediğim hızla tamamlayamadım. Yine de gidişattan not verirsiniz diye umut ediyor, kadın eli değmiş filmlerle ilgili pek kıymetli izlenimlerimi siz sevgili Mahmutter’lara sunuyorum.

Bu sinema ödülleri mevsiminde  en çok konuşulan konulardan biri malumunuz #me,too hareketi ve cinsiyetler arası fırsat eşitliği. Amerikalı değilim şüphesiz, lakin yeterince uzun süre dünya üzerinde yaşadım, sistematik cinsiyet ayrımcılığının sistematik ırk ayrımcılığından bile daha derin bir problem olduğunu gözümle görüyorum, o yüzden de bu minicik şampanya bardağında koparılmaya çalışılan fırtınanın yerinde olduğunu düşünüyorum. Altın Küre’ye 1984 yılından beri hiç bir kadının “en iyi yönetmen” kategorisinde aday gösterilmemiş olmasının, Oscar’a bugüne kadar aday olan kadın yönetmen sayısının sadece 5 olmasının, kadın oyuncu ve kostüm dalları olmasa herhangi bir yılda, herhangi bir ödüle aday olan kadın sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek olması sadece bu ödülleri organize eden kurumların değil, biraz bizim de suçumuz. Nasıl ki yediğimiz yiyeceğin, kullandığımız kozmetiğin kaynağı konusunda ilgili firmayı sorumlu tutuyor ve adil ticaret anlayışını benimsemesini bekliyorsak, izlediğimiz filmin, tükettiğimiz eğlencenin de belirli etik kurallara uygun şekilde üretilmesini talep etmek bizim hakkımız ve bu hakkı kullanmaktan imtina etmemeliyiz. Tabii ki bu kötü çekilmiş filmlere tahammül etmemiz, sırf yönetmeni kadın diye olumsuz fikrimizi kendimize saklamamız anlamına gelmemeli. Ama daha şeffaf bir düzene geçmeden önce, ilk durak fırsat eşitliği olmalı bence.

Gelelim yılbaşından beri izlediğim, yönetmen koltuğunda kadınların oturduğu filmlere…

1 – Lady Bird – Greta Gerwig: Aldatıcı bir basitliği var Lady Bird‘ün, hepimizin başına geldiği halde hiç ciddiye alınmayan bir dönemden, büyüme sancıları ve kendine dayanamama buhranlarıyla geçtiğimiz çağlardan, çok da sesini yükseltmeden bahsediyor. Yönetmenliği denediği için pek memnun olduğumuz, hep yazsa, hep çekse diye dilekler tuttuğumuz Greta Gerwig ile bu ödül sezonu adeta alter-egosu haline gelen pek yetenekli ve pek sevimli Saorise Ronan’ın bu nefis ortaklığında sevilecek şeylerden yana hiç bir sıkıntı yok. Genelde cinsel uyanış ekseninde anlatılan diğer büyüme hikayelerinden kendimize evrilirken en çok hasar verdiğimiz ilişkileri cinsel meselelerin arkasına atmadan, samimiyetle denkleme dahil etmesiyle ayrılıyor. Finalde bir uzlaşmanın peşine düşmesi, belki fazla kitabi bir tercih ama tarifsiz tatlılığına bakıp bunu da görmezden geliyorum. Yakın geleceğinde Oscar olduğundan şüphemiz olmayan Saoirse Ronan’ın performansı için bile izlenir Lady Bird, ki tek erdemi de bu değil. 

Lady Bird Saorise Ronan and Director Greta Gerwig on set

2 – Mudbound – Dee Rees: Derin Amerika’dan pek de derin olmayan bir hikaye Mudbound. Erkeklerin düzenini film boyunca itilip kakılan iki kadının gözünden anlatıyor. Güçsüzlerin, sesi olmayanların hikayelerinin anaakım sinema ve edebiyatta yer  bulmaya başlamasıyla kendne ait bir literatürün yapıtaşları arasına  giren 12 Years A Slave, Underground Railroad gibi anlatılarla aynı aileye ait gibi görünse de, hem hikayenin hepi topu 70 yıl öncesi gibi yakın bir tarihi anlatması hem de mutfaktaki kadın gücünü (yönetmen ve senarist Dee Rees, Oscar’a da aday olan, hatta Görüntü Yönetmeni Oscar’ı adayı ilk kadın olan görüntü yönetmeni Rachel Morrison) de hissettiren, karakterlerine şefkatle karışık bir özenle yaklaşması ile diğerlerinden biraz ayrılıyor. Mary J. Blige’ın etrafında kıyametler kopan de-glam performansı pek şık, lakin bence filmin asıl gücü oyuncuların arasındaki elle tutulur kimya, filmin dünyasına bütün bir kadro olarak gösterdikleri uyum. Eski usul hikayesinin biraz nefes aldığı sahneler oyuncu yönetimi adına doğru kararların verildiği sahneler, o yüzden Dee Rees hanımın da hakkını vermek gerekiyor.  

TV/ Mudbound/ Dee Rees

3 – Işe Yarar Bir Şey – Pelin Esmer: Bir film de bizden. Belgesel “Oyun” ile başladığı sinema serüvenine gittikçe güçlenen bir seri kurgu filmle devam eden Pelin Esmer‘in nefis filmi Işe Yarar Bir Şey, belki de senaryosunda imzası olan Barış Bıçakçı’nın da katkısıyla iyi bir romanın iyi yapılmış bir uyarlaması gibi başlıyor. Özellikle ilk yarı tadına doyulmaz bir şekilde kat kat açarken anlatısını arasına kurumuş bir çiçek koymak, arada bir şöyle bir soluklanmak istiyor insan. Sonlara doğru anlatı azıcık yalpalasa da sıkıntı yok, çok özlediğimiz Başak Köklükaya’nın nefis performansı uğruna bile izlenecek, geçtiğimiz film yılının kalburüstü yerli işlerinden biri. Gönül isterdi ki Doğu Ekspresi modasının da yükseldiği yıla denk gelmesi işe yarasın, daha çok seyirciyle buluşsun. Siz yine de bir kenara not edin. Belki Başka Sinema bir hoşluk yapar, bu hüzünlü film şehrinize tekrar uğrar.

1N4A1473 4 – Faces Places – Agnes Varda & JR: Sinemanın başına gelen en güzel şeylerden biri Agnes Varda, 80 yaşında hala çalışan, hala üreten bir koca çınar. Son işi, sokak sanatçısı JR bey ile ortak çalışması çıtır çerez belgeseli Faces Places, ya da orijinal adıyla Visages Villages’i kendisi uykusunda bile çekebilir, muhtemelen altında imzası olan en iyi filmi değil. Ancak seksen yaşını aşmış zat-ı şahanelerinin hala yaşama sevinci ile dolu olması biz sıradan ölümlülerin de hayattan umudu kesmemesi için sebep veriyor. Bir de yine yaşına bağlamaktan çekinmeyeceğim bir bilgelikle ilerleyen anlatıda nesne ve öznenin hınzırca yer değiştirmesi, gerçek ile kurmacanın birbiriyle tatlı tatlı çekişmesini izlemek pek keyifli. Tatlı bir Pazar öğleden sonrası filmi kendisi.

visages-villages5 – Irreplacable You – Stephanie Laing: Veep, Banshee gibi dizilerin mutfağından gelen Stephanie Laing’in ilk uzun metraj filmi “Irreplacable You” oyuncularının tarifsiz sevimliliğine sırtına yaslayan bir melodram. Romantik komedi gibi başlayıp da hönküre hönküre ağlamanıza sebep olabilecek cinsten bir film. Karakterlerinin bütün New York hikayelerinden farkı, şehri uzaktan seyreden halleri, şehrin turistik tuzaklarından uzak ama klasikleşmiş silüetini de unutmayan kamera tercihleri ve mavi rengi merkezine koyduğu renk paleti ile iddiasız, tatlı bir film olmuş Irreplacable You. Yan rollerde Christopher Walken, Steve Coogan ve Kate McKinnon gibi isimler, başrollerdeki Gugu Mbatha-Raw ve Michiel Huisman’dan rol çalıyorlar. 

astro.jpg

Ondördüncü hafta itibariyle planımın biraz gerisinde olsam da kendimden umudum var, özellikle yaz aylarında çiçek açacak buralar… Önerileriniz ve güzel dilekleriniz için sizi de yorumlar kısmına bekleriz.

Bitirirken nefis konuşmasıyla Oscar törenine damgasını vuran Frances McDermond’a ve aldığı ikinci Oscar’a da selam duralım. Filmi pek sevemeyenlerdenim ben, o yüzden ödülü Olive Kitteridge ile almış gibi yapmak istiyorum, bir başka yetenekli kadın yönetmenin, Lisa Choladenko’nun işi olan bu neredeyse kusursuz mini-diziyi izlememiş olan herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s