Bu aralar, ortaya karışık

Bu aralar, pek yazamıyorum. Orada burada ilgimi çeken ufak tefek şeyler görüp sonrası için, uzun uzun yazmak umuduyla arşivliyorum. Pek üretken hamleler değil. Eh, buna en iyi çözüm de elbette hepsini azar azar yazmaktı. Biz çocukken o karışık kasetleri boşuna çekmedik. Başlayalım:

nintchdbpict000005176066

Dergi sevdamı buraya daha önce yazmıştım, en biricikleri de Ernest. Yedinci sayısı da yanıltmadı, yine kıyıda köşede kalmış olaylarla, en tatlı “bunları biliyor muydunuz” hikayeleriyle kafa dağıtmayı beceriyor.

Bu sayıdaki en harika hikayeyi paylaşmasam olmazdı: Güney Pasifik’in Melanezya bölgesinde ücra bir ada olan Tanna’da, Kraliçe II.Elizabeth’in sevgili eşi Prens Philip’e yanardağ tanrısının oğlu olarak tapılıyormuş. Hatta öyle ki, ders kitaplarında filan, “kudretli tanrımızın kudretli oğlu, uzaklarda güçlü bir kadının yanında, büyük bir evde yaşıyor” diye geçiyormuş. Kendi içinde tutarlı yanları var, beni ikna etmeleri gerekmese de. Eh, bu sevgiyi Philip karşılıksız bırakmamış, ada halkına sevgilerini iletip bir fotoğraf da yollamış. Bu hikayeyle ilgili wikipedia ötesi videolu Reuters haberi burada.

issue67_ankara_cover

Dergilerden devam. Londra kitapçılarında gezerken gözümün Ankara kelimesine takılması pek sık olmuyor, takdir edersiniz. Daha doğrusu, bu hafta sonuna kadar hiç olmamıştı. Derken: the Ankara Issue. Orta Doğu’dan çıkan en güçlü yayınlardan biri olan Brownbook, bu sayısını tamamen Ankara’ya ayırmış. İlk sayfaları çevirdim, Ankara kitabı olarak Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de bir Öğle Vakti‘ni önermişler. Ne ara kasaya ödeme yaptım hatırlamıyorum.

ODTÜ kampüsünün o harika hikayesinden, Kavaklıdere Sineması’na ve Devlet Opera Bale’nin tarihine, gerçek bir Ankara derlemesi. Derginin eklerinin biri tamamen Butik A’yı anlatıyor, diğeri ise AOÇ’den Kreiken Rasathanesi’ne uzanan bir şehir rehberi. Ufak tefek eksikler elbette var, herkesin Ankara’sı başka; amaTürkiye’de çıkan birçok Ankara yazısından daha vefakar bence.  ODTÜye özel ilgi gösterilmiş, mezunlarının hoşuna gidecektir. Ayrıca, Savaş Arslan ve Murat Keser’in kapsamlı Türk sineması yazılarını da atlamayayım; kıyamadığım için okumadım henüz. Aralarda Bant’ın 100 İllüstrasyonla Türk Sinemasının 100. Yılı sergisinden eserler de katlamalı sayfalarda gülümsüyor. Özetle, pek sevdim. Bozkır fotoğraflarına, bir de Kavaklıdere’nin o kutu kutu, illa ki ağaçlı sokaklara dizili evlerine doydum.

the box1

Biricik yeni keşfim, the Box. Londra’da Hackney Walk diye bilinen, Burberry’den Matches Fashion’a birçok markanın outletinin olduğu bir sokakta bulunuyor, henüz 1 yaşında. Güzel yanı, konteynerden hallice, sahiden bir kutu olması. Fena yanı, the Box’ta her hafta sonu başka bir lüks markanın sample sale’inin düzenlenmesi. Bu da sezon dışı veya üretim öncesi deneme amaçlı üretilmiş giysi, aksesuar veya ev eşyalarının %70-80 indirimli satılması demek.

Ben de arada bir yolumu düşürüyorum, bir şey almasam da bir dolanıp çıkıyorum. Marka tercihleri gayet güzel, Liberty’den House of Hackney’e, Sunspel’den Être Cécile‘e uzanıyor. Tek giyimlik ama iddialı parça kovalayana da, evladiyelik parça arayanlara da uygun bir şeyleri var. Girişte niyeyse paltoları ve çantalarımızı vestiyere emanet ediyoruz, karşılıklı güven kısmı biraz sıkıntılı. Ben fikri sevdim, her semte bir sample sale kutusu diliyorum. Cengaver girişimcilere önerimdir.

Instagram’ı güzelleştiren bir hesap: annstreetstudio  veya Jamie Beck. Manhattan’ı bırakıp 1 yıllığına Provence’a taşınmış, Amerikalı bir fotoğrafçı. Kendisini çok uzun zamandır takip ediyorum; ama sahiden son bir yılda kendini aştı, işleri iyice güzelleşti.

Jamie’nin fotoğrafları klasik bir tablo gibi; ölüdoğa da olur, portre de. Bu arada kendisi de fazlasıyla güzel, fotoğraflarında model olarak kendini kullanıyor. Instagram postlarında bu fotoğrafları paylaşmakla kalmıyor, bir de bu fotoğrafları nasıl çektiğini, hazırlık aşamalarını, sonra nasıl düzenlediğini de storylerde anlatıyor. Duvarına işaret için koyduğu selobantlar, kompozisyonunu oluştururken kullandığı museum wax gibi malzemeler,  aniden düşüp kırılan mermer masası… hepsini anlatıyor.

Jamie’nin günlük hayatı da imrenmelere pek açık. Fotoğraflarında kullandığı çiçekleri civardaki tarlalardan, meyveleri semt pazarından alıyor. Her gün elmayla beslediği sevimli at, fırından taze çıkmasını beklediği baget ekmekler derken, bir anda Provence’ın o pastel renklerine ışınlanmışız, keten kumaşları, ince dantelleri de kuşanmışız, bit pazarı tezgahlarında dolanıyoruz.

dressed

Podcast sevdam giderek büyüyor. Podcast aleminin en üretken ekiplerinden How Stuff Works ekibinin işlerine aboneyim. Favorilerimden biri olan Stuff You Missed in Class’ın sunucularından biri, yeni bir podcast yapımcılığını üstlendi: Dressed. Moda tarihine odaklanıp, tasarımcılardan, dönem giysilerine ve firma logolarına uzanan birçok konuda konuşuyorlar. Özellikle de zamanla unutulmuş veya döneminde takdir görmemiş birçok kadın tasarımcıya iade-i itibar amaçları var. Henüz birkaç bölüm oldu, ilgiyle takipteyim.

HSW ekibinin bir diğer güzel işi de yakınlarda tamamlanan Atlanta Monster. 80lerin Atlanta’sında çocukları hedef alan bir seri katili, yakalanmasını, dava sürecini, ve bugününü anlatıyor. 10 bölüm, su gibi akıyor. Gerçek adli vakaları sevenler, Serial’ı soluksuz dinlemişler için öneririm.

Son olarak, özellikle sağlıklı beslenme meraklıları için geliyor: Don’t Salt My Game. Podcast programının tek amacı, özellikle sosyal medyayla iyice yayılan, bilimsel hiçbir temeli olmayan efsanelerin balonunu patlatmak. Beslenmenin yanında kimi zaman cilt bakımı konularına da değiniyor. Yapımcısı Laura Thomas doktoralı, kayıtlı bir diyetisyen. Konukları da bloggerlar değil, tam zamanlı mesaisi olan uzmanlar. Daha ne olsun?

haul+on+5+July+2012[1]

Geçenlerde gittiğim bir konferansta yaklaşık 20 konuşmacı üçer dakikalık sunumlar yaptı. İdeal süre, uzatmadan bitirdiler. Konulardan biri fazlasıyla ilgimi çekti: mudlarking. Efendim malum, Thames, gelgitle hareket eden bir güzel nehrimiz. Sular çekilince, kıyıda yürüyüş yaparken irili ufaklı ganimetler bulmak mümkünmüş; çünkü Thames’teki oksijen azlığı sebebiyle, nehrin yuttuğu her şeyi korunuyormuş. Meğer. Bu kıyı şeridini tarayıp, mini hazine avına çıkmanın adı da mudlarking; çünkü tabii ki İngilizcede bunun için bi kelime olmalıydı.

Bu işi zamanında yoksul çocuklar harçlık çıkarmak için yaparmış. Şimdiyse, senelik bir lisans alan amatör meraklılar yapıyor. Kırık Delft porseleni parçalarından, Tudor dönemi pipolarına, Roma dönemi paralarından kırık aksesuar parçalarına çeşit çeşit ganimetçik bulunabiliyormuş; hatta kimi müzelere bağışlanmış. Eh, konferanstaki o 3 dakikayı yutar gibi dinledikten sonra araştırmalara başladım. Havaların nihayet birazcık toparlaması ve sonsuz instagram imrenmeleri sayesinde, ciddi ciddi niyetliyim, bakalım.

racing-cheltenham-162704jpg-js392221554[1]

Bu hafta sonu Avrupa’nın en büyük engelli at koşusu (at engelli koşusu?) Grand National Derby, 1839’dan beri olduğu üzere Liverpool’da düzenlendi. At yarışlarıyla hiç ilgilenmiyorum, dolayısıyla ofiste zarf dolaştırıp bahis toplanmasını başta yadırgadım. Efendim meğer bu yarış, diğerlerine benzemezmiş. “Neden Grand National?” dememle birlikte tüm İngilizler hep bir ağızdan, senede bir gün nasıl da ailecek bahis oynadıklarını, çocukken 20p koyup sonucu nasıl da heyecanla izlediklerini, öyle sıradan bir at yarışı değil de bir nevi Milli Piyango yılbaşı özel çekilişi olduğunu uzuun uzuuun anlattılar. İkna oldum.

Tamamen sosyolojik bir merakla zarfa bozukluk atıp içindeki kağıtlardan birini çektim: Tiger Roll. Suşi pek severim, haliyle ata da kanım kaynadı (pek de sevimli zaten, bkz fotoğraf). Sonra da tamamen unuttum. Cumartesi günü pubda otururken yükselen bağırıştan anlaşıldı ki Tiger Roll burun farkıyla kazanmış! Bu amatör şansıma güvenip gençliğimi at yarışlarında heba etmemek için oturup derbinin tarihini filan okudum. Güzel hikayeler var, Peaky Blinders seyircileri iyice kaptırıp detaylarda boğulabilir. Engelli parkurların farkları, efsane jokeyler ve saçmalıklar sebebiyle iptal olan yarışlar derken en az 1-2 saatlik malzeme var.

camellia

Kamelya yağına övgüyle bitireceğim. Japonya tatilimiz sırasında, üzerinde NO.1 BEST SELLING PRODUCT yazmasına gerçek bir turist gibi kapılıp, büyük bir hevesle almıştım. Japonlar sağolsun, QR koduyla İngilizce kullanım talimatı filan iliştirmişler pakete. Nimet, nimet, nimet. Kutuda yazana göre, yapısı saç derisindeki sebuma çok benzediği için özellikle saça şekil verme, saç derisi bakımı için tek geçiyoruz, kepek ve hatta hafif egzama gibi dertlere de birebir. Ciltte de kullanımı yaygın. Sahiden garip bir hızda emiliyor, hem gözenek de tıkamıyormuş. Yüze kullanmayı denemedim; ama sürekli kupkuru olan bacaklarımdan umudu kesmişken ilaç gibi geldi. Denk gelirseniz, kamelya yağını bir deneyin. Bu marka şart değil tabii.

***

Daldan dala konular hakkında raporum kadar. Umarım ulvi görevimiz olan “her şey üstünüze üstünüze geldiğinde, Mahmut yazıları kafanızı dağıtır”ı yerine getirebilmişimdir. Bahar rehavetinden silkinmeyi bir borç bilirim. Hoş, bahar bizim buralara yeni yeni geliyor, manolyalar nihayet açtı. Bunun daha mor salkımı, ıhlamuru var; zor iş. Kiraz vaktine kalmadan, yeniden görüşmek üzere Mahmutters.

4 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s