Beklemek

En kayıp yıllarımdan biriydi lisenin son yılı. Yaş 17; Mezun olmaya birkaç ay kala okul hepimize izin vermiş, üniversite sınavına hazırlanmak için yalnızca dershaneye gidiyoruz. Kaygı dolu zihinlerimize sırf soru gelirse cevaplayabilmek için her telden bilgiler tıkıştırdığımız bir dönem. Çocukken evden çıkmak için odamı toplamam gerektiğinde eşyaları dolaplara tıktığım gibi, isteksizce, gelişigüzel ve bir an önce kurtulmak için zihnime tıkıyorum bilgileri.

Yapı olarak bir şeyi gönülsüz yaptığında iyi yapamayan biriyim. Üniversite sınavına hazırlanırken de böyleydi. Aslında görünürde yapmam gereken her şeyi yapıyordum: Eve gider gitmez kahvemi alıp masamın başına oturuyor, sabaha karşı uyanıp soru çözmeye başlıyor, saatlerce yerimden kalkmadan ders çalışıyordum. Hayatımın o yılını tamamen bir sınav hazırlığına adamayı kabullenmiştim. İçselleştiremeden bünyeme aldığım her bilgi beni dağınıklığıyla huzursuz ediyor, biraz ara verip rahatlamam gerektiğini söyleyen annemi hırslarımı törpülemekle ve beni rahata alıştırmakla suçluyordum. Bir keresinde süre tutmuş soru çözerken annem meyve getirmek için odama girdi. Kadıncağızı konsantrasyonumu bozdun diye öyle bir azarlamıştım ki bir daha ben çağırmadan odama girmeye çekinir oldu. Hâliyle meyve ve türevi hizmetler de kesildi. Bu sefer de ‘tüm gün ders çalışıyorum insan bir meyve bir şey getirir, nasıl annesin!’ diye azarlamışım. Benimkiyle beraber tüm ailenin de şirazesi kaymıştı. İnsanın hayatının bir dönemini geçsin bitsin diye yaşaması çok feci bir durum hakikaten, özellikle 17 gibi tatlı bir yaşı. Kendi istediğim şeyleri araştırmak, istediğim kitabı okumak, boş boş hayaller kurmak istiyordum. Geometri hocamız ‘Arkadaşlar şu dönem sakın sevgili filan yapayım demeyin, sıkın dişinizi. Şurda bilmemkaç ay kaldı, ondan sonra aşık olursunuz. Sınavdan sonra hepiniz bu dersanenin önünde toplanın, sizi çatıda bekleyeceğim ve saldır emri vereceğim. Ondan sonra ne istiyorsanız yapabilirsiniz, ama n’olur şimdi azıcık sabır’ diyordu.

mand

O dönem kimselere söyleyemediğim bir şey geçiyordu içimden, şöyle birkaç aylığına hapse girsem diyordum. İstediğim kitabı okumak, istediğim kadar uyumak, düşünmek  ve hatta yazmak için ancak böyle bir mazeret bulabilirim diye düşünüyordum. Çok derinlerde kalmış bu düşünceyi Cape Town’a gitmeden önce hazırlık olsun diye izlediğim Nelson Mandela’yla ilgili bir film* hatırlattı. Mandela 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırılıyor ve ömrünün 27 yılını hapiste, hem de bir lisesonzadenin kafasında canlandırdığının aksine ne okuma, ne yazma imkânı olmaksızın, hem iyi yaptığı hem de yapmak istediği her şeyden koparılmış bir hâlde geçiriyor. Hem bedenen hem de ruhen yaşadığı zorlukları bilgece bir sabır ve anlayışla göğüslüyor. 1990 yılında uluslararası bir kampanyanın neticesinde Mandela’nın özgürlük bekleyişi bitiyor, hapisten çıkıyor ve ilk seçimde başkan seçiliyor. (Güney Afrika’nın ilk siyah cumhurbaşkanı) 4 yıl içinde apartheidi, yani ırk ayrımcılığına dayalı rejimi yıkarak demokrasiyi getirmeyi başarıyor. Hapiste yaşadığı zorlukları hep ‘Beni fiziksel ve mental olarak güçlendirdi’ diye anlatıyor. İsyan etmeden, suçlamadan, hedef göstermeden. Mandela’nın hikayesiyle ilgili bana en dokunaklı gelen şey, zaferinin ardındaki gücün affedicilik ve uzlaşma olması. Hayatını anlatan hemen her kaynakta ‘bunu ona yapanları nasıl affedebildi’ yorumlarını görürsünüz. 27 yılını hapiste geçirmiş biri yorgunlukla, kızgınlıkla, bireysel bir hırsla, intikam duygusuyla hareket etmiyor. Yapılanları unutmak istemeyen ve kendisine tepki gösteren halka ‘Ben sizin liderinizim, lideriniz olarak görevim yanlış düşündüğünüzde bunu size söylemektir. Yanlış düşünüyorsunuz. Önümüze bakmamız ve aynı hataları tekrar yapmamamız gerekir.’ diyor. Ancak bu defa hedef gösteriyor: Geleceği. Herkesin birbirini affetmesini, yakın geçmişi mazide kalmış ve ders çıkarılmış bir tarih olarak ortak bir dille anlatmayı ve birlikte huzur içinde yaşamayı becerebilmeyi istiyor herkesten. Bunu büyük ölçüde becerebildikten sonra bir süre daha iktidarda kalıyor ve başkanlık görevinden çekiliyor. Hayatına ülkeyi spor, sağlık, eğitim alanlarında iyileştirmek için çalışan üst düzey bir elçi olarak devam ediyor.

Cape Town’da Mandela’nın tutsaklığının 18 yılının geçtiği yer olan Robben Island’a gitme şansım oldu. Ufacık, kasvetli, içinde yatak bile olmayan bir hücrede (yatak ancak son birkaç yıl içinde temin ediliyor) geçmiş yıllar ve buna rağmen özgürlüğüne kavuştuğu an tahribatlarından arınabilmiş bir adam. İşin ilginç yanı bize Robben Island’ı gezdiren rehber de 30 yıl önce yine bu adada siyasi suçlu olarak uzun yıllar hapis yatmış biriydi. Şartların ne kadar zorlayıcı ve yıldırıcı olduğunu örneklerle anlatırken hep aynı vurguyu yapıyor: ‘Tabi tüm bunlar bizi fiziksel ve mental olarak güçlendirdi!’ Güney Afrika’nın beni en etkileyen yanı geçmişini dramdan uzak, buruk ifadeler kullanmadan pozitif, ileriye dönük ve gerçekçi bir üslupla anlatıyor olması. Bu pozitifliğin ne kadar çok şeyi etkilediğine şaşırdım.

Bu yazı biraz Mandela’nın 100. yaşının anısına, biraz bir ülkenin, grubun, herhangi bir kümenin liderinin ideolojisinin bütünü nasıl etkilediğine, biraz da bazen yapmak istediklerimiz için çok beklememiz gerektiğine ama doğru duygularla mutlaka bir gün yapabileceğimize ithaf olsun.

*Hapis öncesi ve tutsaklık sürecini konu alan film: https://www.imdb.com/title/tt2304771/

Bonus: Bu da özgürlüğüne kavuştuktan sonraki süreçte, liderliğini ve sporun birleştiriciliğini konu alan bir Mandela filmi: https://www.imdb.com/title/tt1057500/

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s