Bir dut ağacı hikayesi

Her sabah işe gitmek için Victoria Park’tan geçip metroya yürüyorum. Rutinim belli: parka kadar podcast dinle, parktan geçerken kuşları dinle, kanalın üstündeki köprüde durup günün kanal fotoğrafını çek, parktan çık ve podcast dinlemeye devam et. Parktan metro durağına kadar devam eden sokak mahallenin en sakin, en kocaman ağaçlı, en Viktoryen evli, en harika sokaklarından. Bir apartman bloğu girişe dizi dizi saksılar dizmiş, içinde hep birlikte bakıp büyüttükleri bir ufak bahçecik var: maydonoz, ışkın, bir tane de çelimsiz lahana. Onları denetliyorum tabii. Metroya doğru, yolumu arsız sincaplar kesip alacaklı gibi dik dik bakıyorlar. Haracımı vermeme bahaneleri sıralayıp, nihayet metroya giriyorum. Sonrası bildiğiniz ofis günü işte.

bethnalgreenmulberry
Yazıyı okumaya üşenenler için kampanya sayfası.

Bu pek sevgili rotam hep aynı, hep sessiz sakin. Haliyle, üstündeki irili ufaklı değişiklikler hemen dikkatimi çekiyor. Bunlardan biri de ‘Bethnal Green Dutunu Kurtarın’ afişi oldu. Tek yazan bu, bir de bir dut ağacı çizilmiş. Yani tamam kurtaralım da buralarda dut ağacı mı var? Ihlamur, kiraz, at kestanesi filan var, günlük yoklamamdan biliyorum; ama dut? Yerlerde benek benek dut lekesi görmedim hiç. Bakınız ben yerleri de denetliyorum. Hem, hadi diyelim var, neden kurtarıyoruz, n’oluyor? Üçüncü günün sonunda nihayet Google. Burada bir ufak tarih parantezi açacağım:

İngilizlerin Fransız ipeğine düşkünlüğü, o pek meşhur cimrilikleriyle tarih boyunca çatışıp durmuş. 1600lerde kral I. James’in on binlerce dut fidanı getirip ipekböcekçiliğini yaygınlaştırmaya çalışması gibi nafile çabalarla dolu bir tarih.

On yıllar sonra kader İngilizlere gülmüş. 1680lerde Katolik kralın zulmünden kaçıp İngiltere’ye sığınan Protestan Fransızların (Huguenotlar) Londra’ya akın etmişler, Doğu Londra’nın Spitalfields bölgesi de seçtikleri bölgelerden olmuş. Bu göç öyle büyük ki bugün Güney İngiltere nüfusunun %90ının Huguenot ataları olduğu kabul ediliyor. Spitalfields’taki bazı sokak adları da hâlâ Fransızca: Mesela Fleur de Lis Sokağı. Londra’da yerleştikleri bir diğer semt olan Soho da şehrin en Fransız yerlerinden biri olmaya devam ediyor, bir Huguenot kilisesi de mevcut. Neyse, biz Spitalfields’a dönelim.

Yoksul sığınmacıların, bugün gece hayatının merkezi olan bu semti tercihlerinin sebebi basit: Londra şehir surlarının dışına yerleşmişler ki gözden ırak olsunlar, kovalanmasınlar.  Savaştan kaçan yaklaşık 40,000 Fransız İngiltere’ye elleri, cepleri boş gelmiş; ama yegane el becerilerini, yani ipek işçiliğini yanlarında getirmişler. Spitalfields bir anda ipek üretim merkezi olmuş, birçok atölye ve fabrika kurulmuş. Eh, ipek böceği en çok ne sever? Bildiniz, dut yaprağı. Bethnal Green civarındaki dut bolluğu, bu yepyeni iş kolunun güçlenmesini sağlamış. Ama hikaye burda bitmiyor.

weaver
Kaynak: Selvedge Magazine

Londra dediğiniz, bitmek bilmeyen göçlerin şehri. 18. yüzyılda İrlanda’da keten sektörü düşüşe geçince, bu sefer de İrlandalılar Spitalfields’taki ipek tezgahlarında iş aramışlar. Talihsiz zamanlama. İthal Fransız ipeği yüzünden iç piyasaya talep kalmayınca bölge karışmış, üretim düşmüş, isyanlar ve elbette kavgalar başlamış. Devlet duruma müdahale edip belli vergi ve maaş düzenlemeleri getirmiş. Kolluk kuvvetleriyse, bugün Bethnal Green metro durağının yanında ve hâlâ faaliyette olan Salmon & Balls adlı pubın kapısına bir İrlandalı, bir de Fransız ipek tüccarını asarak ahaliyi sakinleştirmiş. Kökten çözümde İngilizlik.

2006am5198_spitalfields_dress_fabric_room52_custom_base_custom_610x344_06110345
1700lerden Spitalfields ipeği örneği, bugün V&A Müzesi’nin arşivinde. (kaynak: V&A)

Yıllar ilerlemiş, taban maaş zorlamaları, sanayileşme, artan ithalat derken el dokuması yerli ipek gözden iyice düşmüş. Spitalfields ipek tezgahları yerini bu sefer de Yahudi sığınmacıların terzi atölyelerine bırakmış, ama semt asla eski ihtişamına dönememiş. Öyle ki bir zamanlar zengin ipek tüccarlarının evleriyle dolu Spitalfields, 1850lerde kimsenin yakınından geçmediği bir mahalleye dönüşmüş; kolera salgınlarıyla, yoksullukla, fuhuşla anılır olmuş.

bal-costume
Kraliçe Victoria ve Prens Albert, Spitalfields ipekleri içinde kostümlü baloda. (Kaynak: V&A)

Kraliçe Victoria’nın 1842’de verdiği, Ortaçağ temalı bir kostümlü baloda baştan aşağı Spitalfields ipeğinden yapılma elbise giymesi, davetlileri de buna teşvik etmesi, can havliyle yapılan son yardımlardan. Eh, kraliyet balosuna üç beş elbise dikmek bir koca sektörü kurtarmaya yetmiyor tabii. İpeğin önlenemez düşüşünün yarattığı işsizlik yüzünden birçok genç kadının akıbeti fuhuşa sürüklenme, hatta (1880lerde) Karındeşen Jack’in elinde öldürülme olmuş. Sonraki yüzyılda Spitalfields’ın hikayesi diğer göçmen dalgalarıyla şekillenmeye devam etmiş; günümüze doğru önce Bangladeşliler, sonra bankalar yerleşmiş. Bu tarih parantezini daha fazla uzatmadan, biz dutlara dönelim…

Uzun uzun anlatıp (umarım) sizi de ikna ettiğim üzere, ipek işçiliğinin ve dutun semt tarihinde yeri büyük. İpeğin, ipek böceğinin kaynağı dut ağaçları ise nerdeyse unutulup gitmiş, eh bir çoğu da kesilip gitmiş. Yine de aralarda ufak tefek izler duruyor. Mesela her gün yürüdüğüm o güzel sokaktaki çok katlı, eski binanın adının Mulberry House olması gibi.

p20407-london-chest-hospital-from-iln-1851-300dpi-0011-600x370
London Chest Hospital,  1850ler. Soldaki kiliseciğin yanındaki ufak ağaç, bir dut. (kaynak: East London Lines)

Semtteki eski binalardan biri de London Chest Hospital. Bu hastanenin bahçesinde de ezelden beri bir dut ağacı varmış, bugünkü yaşı da 400 olarak iddia ediliyor –  semte ipeği getiren Fransız Protestanların gelişinden bile eski. Hastane İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanmış, bizim dutun bir kısmı yanmış ama o inatla dayanmış. Doğu Londra’daki en yaşlı ağaç olmaanın haklı gururuyla, her bahar karadutlarıyla yeni yaşını kutluyor.

nurses-e1516117069494
Kaynak: Spitalfields Life

Benim sokakta gördüğüm afiş de işte tam da bu dut ağacıyla ilgili. 1944’te hemşirelerin neşeyle etrafında dans ettiği, bugün de inatla yeşillenmeye devam eden bu bilge ağaç, hastanenin yıkılması ve akabinde gelecek lüks konut inşaatı sebebiyle tehdit altındaymış. Başka projeler ağacı korumayı, planı ona göre değiştirmeyi önerse de kazanan firma ağacı taşımayı öneriyor. Dutseverler de zaten yaşlı ve yorgun ağacın bunu kaldıramayacağını savunuyor. Şirket, yaptıkları yaş testiyle ağacın ‘en fazla 1850lerden’ olduğunu ispatladığını iddia ediyor.  Bu da yukarda anlattığım romantik tarihi sadece bir semt efsanesi yapıyor. Peki çok şey değiştiriyor mu? Hayır. Gönül bağı karbon testi dinlemiyor sevgili Mahmutters.

bg2_trans_nvbqzqnjv4bqas8tj4rj2kis07ydlwprxvokmscrxeb5j2k4xrbnefc
Sevgili dut ağacı bugün adeta modern bir heykel (Kaynak: Gentle Author)

Eh, böyle durumlarda genelde iş başa düşer, imzalar toplanır, bol umutla ses çıkarılır, basına gidilir ve diğer birsürü şey. Unutulup giden bu dut ağacının seveni çok ki sahiden de ses çıktı. İnşaat firmasının websitesinde ‘dut ağacıyla ilgili sıkça sorulan sorular’ köşesi var mesela. Cevaplar şimdilik dutseverleri ikna etmeye yetmemiş ki afişler giderek artıyor.

Dut ağacının hikayesi böyle. Sonu ne olacak, şimdilik kestiremiyorum. Belki benim bilmediğim kararlar çoktan alınmıştır. Ben o afişleri gördükçe çok daha başka şeyleri düşünüyorum: mesela Londra’nın çoksesliliğinin, göçlerle şekillenen, ordan oraya sürüklenen tarihinin sessiz tanıkları olan ağaçları ve sokakları. Şimdilerde kiraz mevsimi, kaldırımlar yine kırmızı-mor lekeleniyor. Ağaçların bize inat meyve verişlerini, şehirleri bizden çok sevişlerini kutlayalım biraz. Ne de olsa biz unutsak da onlar hatırlayacak.

 

 

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s