Hobi olarak yine yapanlar

Haftada bir yeni bir şeye başlama konusunda karar vermezsem o hafta bir boşluk hissediyorum. Kursağım takılmış heveslerle dolu, gerçi çoğuna dönüp bakınca iyi ki yapmamışım diyorum. Birkaç hafta önce de ABRSM sınavına girmeye karar verdim. Bilmeyenler ve Google’da aramaya üşenenler için, ABRSM tıpkı LCM, RCM gibi müzik okuluna gitmeyen fakat enstrüman çalanlar (ya da şarkı söyleyenler) için bir denklik sınavı.

Birkaç aydır benden beklenmeyecek bir disiplinle çok ciddi bir şekilde piyano çalıyorum her gün. Hiç de kolay değilmiş. Boyun ağrıları, glissandolardan dolayı derimin yüzülmesi gibi fiziksel ağrıları geçeyim; saatlerce, günlerce çalışıp üç-beş notalık bir yeri hala halledememiş olmanın (çünkü yeteneksizim) sinir bozukluğu da var. Böyle olunca bir zamanlar heves ettiğim piyanistliğin ne kadar zor olacağını da görmüş oldum. Bir yandan meslek olarak performans piyanisti olup da başka herhangi bir hobi, koca, çocuk ya da nefes almak dışında bir şey yapmak imkansız olmalı. Fakat değil. Dünyaca ünlü, yetenekleri tartışmasız, büyük plak şirketleriyle anlaşmalı olan klasik müzisyenlerin hobinin de üstüne çıkmış ilgileri ve tutkuları var. Üstelik iki işi de gayet iyi götürüyorlar. Sadece müzikte değil de her alanda ilham olabilecek birkaç tanesinden bahsedeceğim. Yılda yüzü aşkın konser veren piyanist yapabiliyorsa bizim de “vaktim yok” bahanemiz geçersiz kalıyor.

Helene Grimaud

90’ların başında konser salonlarını doldurmaya başlayan, şu anda klasik müzik dünyasının süperstarlarından olarak görülen Helene Grimaud bayağı ilginç biri. Klasik müzisyenler genelde özel hayatlarından fazla bahsetmezler, Grimaud ise kreşte öğretmenini tırnak törpüsüyle bıçaklamasından ergenliğinde kendini kesmesine kadar her şeyini anlatıyor.  Rahatsız mıyım? Hayır, kişilik meselesi. İçe kapanık ve ketum olmak Grimaud’nun piyano stilinde de yok, sırküpü olarak dolaşması kendine karşı dürüst olmazdı. Neyini dinleyelim derseniz elbette her şeyini derim, ama seçecek olursak sondan bir önceki albümü Water biraz zayıf, ilk dinleyişiniz o olmasın. Benim için Grimaud demek Brahms demek. Popüler seçimler Chopin baladları, Prokofiev piyano konçertolarıyken Brahms gösterişsiz ve fazla duygusal bulunuyor.  Helene Grimaud ise Brahms piyano konçertolarının içindeki ateşi çıkaran sayılı müzisyenlerden. (Başka kim var derseniz acil Kun-Woo Paik’e yönlenin, ya da Steven Isserlis’in viyolonsel sonatlarına.)

grimaud2

Neyse gelelim bizim Helene’in öteki hobisine. Ya da hobilerine. En önemlisi ve ünlüsü elbette kurtlar. Bildiğimiz kurt hayvanından bahsediyorum. Grimaud’nun kurtlara karşı özel bir ilgisi var. Vahşi yaşamdaki kurtların korunması için elinden geleni yapıyor, koruma altındakilerle yakından ilgileniyor. Hatta kendi evinin yanında beslediği kurtarılmış kurtlar da var. Kurtlar müziğinden pek anlamasa da Grimaud’nun baskın karakterini hissetmişler ki kendisine karşı pek sevecenler.

Kurtlarla kalmıyoruz, Grimaud bunların yanında üç ayrı kitap yazmaya, insan hakları için aktif çalışmaya, çevrecilik yapmaya zaman buluyor. Yukarıda bahsettiğim yüzü aşkın konser veren kişi de kendisi. Türk olduğumuz için hesaplayalım, dört günde bir konser. Dörtte biri orkestrayla beraber olsa, çalışmak için birkaç güne ihtiyaçları olsa… Çok para, evet ama aynı zamanda az vakit. Kendisini tebrik edip bir sonraki müzisyene geçelim mi?  Aslında daha diyeceklerim var ama geçelim.

Ian Bostridge

Aşırı İngiliz tipi ve Byronic Hero görünüşüyle ilk bakışta ilgiyi çeken Ian Bostridge’in aslında çok tatlı bir tenor sesi var. Güçlü bir ses değil, doğru. Opera sahnelerinde göremezsiniz. Fakat son derece etkileyici Schubert yorumları, zaten az bulunduğu için değerli olan, dinlemesi apayrı bir zevk olan Britten şarkıları kayıtları var. Entelektüel bir insan olduğu için müziği olduğu halde değil analizi ve tarihsel önemini göz önüne alarak yorumluyor. Neden dersiniz? Çünkü Bostridge bir tarihçi. Öyle böyle de değil doktoralı bir tarihçi, doktorası Oxford’dan olan bir tarihçi. Ortaçağlarda Avrupa’daki büyücülük-cadılık işleriyle ilgili yazdığı tezi hocaları tarafından öyle beğenilmiş ki senin bunu kitap yapıp satalım demişler. İki işi birden yaptığı için iki taraftan da ciddiyetsiz görüleceğini sanan kahramanımız iki alanda da büyük bir saygınlık kazanmasının yanında elini yazarlığa da attı. Köşe yazıları ve kitapları müzikseverler tarafından çok beğenildi (ben de beğendim merak ediyorsanız). Hatta İngiltere’deki edebiyat ödülleri için jüri olarak bile yer aldı.

bostridge

Böyle kusursuz gözüken insanlara ufak tefek pürüzler çok yakışıyor. Bostridge de bunlardan eksik kalmamış. Kibirli ve hırçın biri bana göre. Kendisini sürekli eleştirmenlerden şikayet ederken görebilirsiniz. Klasik müzik eleştirmenlerinin şikayet edilecek bir sürü yanı var ama bu başka bir yazının konusu olsun. Konserlerinde Schubert söylerken “Almanca öğren!” diye bağıran dinleyiciyi gel sen söyle diye sahneye davet etmesi gibi pek de olgun olmayan tavırları var yaşına göre. Genç görünüşü sizi aldatmasın, 50’lerini geçmiş bir adama bakıyorsunuz. Tuhaflıklarına rağmen sevdiğimiz Ian Bostridge’in Winterreise’ını dinliyoruz ve bir daha seviyoruz.

Rafal Blechacz

En sevdiğim piyanisti sorarsanız her besteci için ayrı bir isim, yaşayanlardan ayrı ölmüş olanlardan ayrı listeler ve hepsi için neler düşündüğümü söyler, ancak ağzıma vurulan terlikle susarım. Ama en baştan kısa cevap diye uyardıysanız Rafal Blechacz derim. Kendisiyle ilk 2011 yılında tanıştım. Kapağında pek de tatlı güldüğü Debussy albümünün en başındaki Pour le Piano’yu ilk dinlediğimde ilk tepkim “Yok yok, bu Debussy olamaz” demek oldu. Şimdiye kadar bütün yorumları empresyonist bir bulutun içinde, notaları asla tek tek seçilmesine izin vermeyen şekilde (yani olması gerektiği gibi) kaydedilmiş olan Pour le Piano’nun ilk bölümü az pedalla, çok güçle ve Blechacz’ın imzası haline gelmiş, olması gerekenden daha hızlı bir tempoyla çalınmış, rüyanın içinde gibi hissettirmektense baştançıkarıcı bir hale gelmişti.

blechacz

Blechacz başarılarıyla biraz sinir bozan bir insan. 20 yaşındayken Chopin yarışmasını kazanmış. Chopin yarışması ne diyecek olursanız, 5 yılda bir yapılan, adından anlaşılacağı gibi Chopin parçaları üzerinden değerlendirilen ve bildiğimiz çok iyi piyanistlerin (Argerich, Zimerman) buradan aldıkları birincilikle ünlü oldukları bir yarışma. Genel bir birincilik ödülünün yanında polonezler, valsler, noktürnler ve konçertolar için ayrı ödüller var. Blechacz genel birincilik ödülünün yanında tarihte ilk kez farklı formlara verilen ödüllerin tamamını almış. Birinciliği öyle bir kazanmış ki jüri kendisini ne kadar beğendiğini belli etmek için o yıl ikincilik ödülü vermemiş (diğer yarışmacılar tarafından öldürülmemesi büyük şans). Aynı jüri bu olaydan önce sekiz yıldır yeterince iyi yarışmacı göremedikleri için birincilik ödülü vermiyordu. İleriki yıllarda harika Chopin kayıtları, benim çok sevdiğim Debussy yorumları ve geçen yıl çıkardığı etkileyici Bach albümüyle başarısını sessizce devam ettirmiş sayılır. Arada bir de Gilmore ödülünü almış olması gibi ufak bir olay da var. Gilmore ödülü, hayır Gilmore Girls’ü en çok izleyene vermiyorlar, yine dört yılda bir verilen bir ödül. Bol rüşvetle alınan Altın Küre ve akademş ödüllerine inat adaylar gizli tutuluyor. Jüri de öyle. Ve jüri 4 yıl boyunca adayları konser konser takip ediyor, her şeyden habersiz aday fazladan şov yapayım demiyor. Ödül gibi ödül anlayacağınız. Piyanist gibi piyaniste verilmiş.

Bu kadar başarı yetmemiş olacak ki genç yaşında felsefeye de merak salmış. Geçtiğimiz yıllarda verdiği konserlerin yanında bir de felsefe doktorasını aldı. Vaktimiz olsa biz de alırdık bence. Ama Blechacz günde 6-8 saat arası piyano çaldığını söylüyor. Başka neler yapıyorsun, seviyorsun diye soran gazeteciye gayet ciddi “Yapmıyorum” demişliği var. Ama hiçbir cevabı “Piyanist olmadan ne olurdun?” diyerek neşeli bir cevap bekleyen röportajcıya yine gayet ciddi “Orgist olurdum.” demesi kadar komik olamaz.

Bach çalarken pedal kullanmasına rağmen çok sevdiğim bu çocuk (33 yaşında, Hollywood için yarı ölü sayılan bu yaş klasik müzik dünyası için bebek kategorisinde) hala müzik felsefesi üstüne araştırma yapıyor, repertuarını genişletiyor ve dedik ya günde 6-8 saat arası çalışıyormuş. Ama onun parmakları uzun, benim de olsa ben de yapardım bence.

James Gilchrist

Yukarıdaki yıldız müzisyenlere zıt olarak az bilinen, bağımsız plak şirketlerinden albüm çıkaran bu tenorun hayatımda duyduğum en yumuşak ve tatlı sesi neden daha ünlü değil anlamıyorum. Ian Bostridge’e Winterreise konusunda iyi dedik ama Gilchrist olağanüstü. Uslu uslu doktorluğunu yapan ve cerrah olmaya hazırlanan genç Gilchrist çocukluğundan beri de başlarda koroda sonra solo olarak şarkı söylemeye devam etmiş. Bu yüzden barok dönem oratoryolarda çok iyi. Artık ameliyat sırasında birden yüksek sesle Magnificat mı söylemeye başladı ne oldu bilmiyorum ama hocası doktorluğu bırakıp türkücü olmasını söylemiş, bizimki de “Peki” demiş ve şimdi bakın neler yapıyor. Bakmayın, caz söylemeye başlayacakmış, belki ilgi göstermezsek bırakır.

gilchrist

Tamam, James Gilchrist artık doktorluk yapmıyor ama hayatının bir döneminde tıp sınavlarıyla boğuşurken, insan tedavi ederken müziği de yanında profesyonelce götürmüş. Ayrıca eminim ki yemek yediği restoranda birisinin boğazına bir şey kaçarsa Heimlich manevrasını yapıp alkışları toplayabilir, bayram ziyaretlerinde romatizmaları azmış teyzesinin sorularını yanıtlayabilir.

Yeteneği büyüleyici olan James Gilchrist sevimli de bir adam aslında. Ama ne Blechacz gibi genç ve yakışıklı, ne Grimaud gibi içe işleyen güzelliği var ne de Bostridge gibi roman kahramanı havası var. Hakettiği üne sahip olmaması biraz da bundan tabii. Dış görünüşün albüm satışlarına etkisi klasik müzikte de var, yukarıdakilerin yeteneklerinden ve işlerinin güzelliğinden şüphem yok ama arada kaynayanlar (Valentina Lisitsa) olmuyor değil.

Dört kişilik ufak liste burada bitiyor. Nasıl? İlham verdi mi? Şahsen bana vermedi, bu yaşımdan sonra felsefe doktorası falan alamayacağım. Uzaktan iç çekerek hayran olacağım ve Blechacz’ın Debussy-Estamps kaydını dinleyeceğim. Sizler için de bahsedilen sanatçıları içeren Spotify listesi aşağıda bekliyor.

Not: Bach konusunda kısmen şaka yapıyordum, elbette pedalla çalınabilir, gayet güzel de olabiliyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s