#52hafta52kadınyonetmen – 2

Uzun bir aradan sonra selamlar Mahmutter’lar. Ben birkaç iş seyahati ve bir adet yüksek lisans tezinin ertesinde kaldığım yerden film izlemeye dönüyorum. Hatırlayanlar vardır eminim, bu seneye film izleme alışkanlıklarımı terbiye etme amacı ve 52 haftalık film haftasına 52 tane kadın yönetmen elinden çıkma film sığdırma niyetiyle başlamıştım. Heyhat, hayat… Programın biraz gerisindeyim, lakin düdük çalana kadar koşmaktan kaçacak değilim.

Eski yazıyı okuyup nerede kalmıştık hatırlamak isteyenler buraya.

Gelelim o günden beri izleme fırsatı bulduklarıma…

6 – The Bookshop – Isabel Coixet: Taa Nisan’da izlediğim festival marifeti, pek sevdiğim Emily Mortimer’li “The Bookshop” Katalan yönetmen  Isabel Coixet’in imzasını taşıyor. Tutucu yaşlı komşulardan kırık bir aşk hikâyesine, nereye gideceğine bir türlü karar veremeyip biraz yolunu kaybetmiş bir film izleseniz de, Emily Mortimer’in tarifsiz tatlılığı için bile izlenebilir “the Bookshop”, ki kadroda Bill Nighy ve Patricia Clarkson da var.  Mortimer’in narin fiziğine pek yakışan kostümler ise kendi başlarına bir yazıyı hak edecek kadar iyiler. Benim gibi film izlerken kostüm, set tasarımı gibi zanaat kısmına bakıp oyalanabilen bir izleyici iseniz, Coixet’in uykusunda bile çekebileceği bu işi sizi üzmeyecektir. Nerede kokusunu duyabileceğiniz kitapçı da siz de birkaç saat geçirmek isteyeceksiniz.

null

7 – The Rider – Chloé Zhao: Gösterildiği her festivalden övgüyle dönen the Rider, bir iyileşme hikayesi. Geçirdiği kazanın ardından rodeo kariyeri biten esas kahramanın bir rodeocu değilse ne olduğunu arama yolculuğu esasen. Pastoral tonları ve pespembe gün batımlarıyla dolu renk paleti sizi kandırmasın, çok sert bir hikaye karşımızdaki. Erkeklik müessesesinin dinamikleri varoluş kriziyle çakışıyor. Büyümek kendi başına sancılı bir şey zaten, kafanızı ve gururunuzu kırmış olmanız meseleyi daha da zorlu hale getiriyor. Ben kendi adıma ana kahramanla empati kurmakta birazcık zorlandığım için filmin meselesini benimsemekte zorlandım, ama sabırlı festival seyircisinin bağrına basmaktan çekinmeyeceği bir iş olmuş The Rider. Çok heyecan verici bu yönetmeni bana hitap etmeyen işinden dolayı görmezden gelmeye gönlüm elvermediği için Chloé Zhao’nun bir sonraki işini hevesle beklemekte beis görmüyorum. The Rider’ı  da erkeklik meselesinin bileşenleri ve inşaası üzerine filmleri seven sabırlı sinefillere tavsiye ediyorum. theRider_ChloeZhau

8 – Beach Rats – Eliza Hittman: Dönüp dolaşıp büyüme hikayelerine geliyoruz, neden olmasın, hikayenin başını iyi anlamak avantaj sağlar belki ileride bir yerlerde. Beach Rats, Brooklyn’de, büyüme sancıları ve cinsel bunalımlar çeken ana kahramanını türlü erkek olma durumlarıyla sınayıp sorduğu hiç bir soruya da cevap vermeden filmi kapatıyor. Gerisi, belki de şok etkisi için çekilmiş bir seri maceraperest enstantane. Belli bir pasaklılık seviyesini çok da düşünmeden sineye çektiğimiz bağımsız sinema filmleri için bile fazla aceleye gelmiş, pek de düşünülmeden çekilmiş pek çok sahneden dolayı kısa süresine rağmen hantal sayılabilecek bir iş olmuş maalesef Beach Rats. Derinlerinde bir yerde belki bir Moonlight vardır, hem şairane, hem de ekonomik, lakin benim izlediğim film o film değil. Her ne kadar ana hikaye erkek kahramanı ve erkek arkadaş grubu etrafında dönse de kadın oyuncuların kısacık sahnelerinde daha çok hayat gördüğümü de söyleyeyim, haksızlık olmasın.

beachrats

9 – I Am Not A Witch – Rungano Nyoni: Zambia doğumlu kadın yönetmen Rungano  Nyoni, I am Not a Witch‘te binlerce yıllık bir hikayeyi anlatıyor; cadı olmakla suçlanan 8 yaşındaki Shula’nın pek bir seçeneği yoktur. Ya otoritelerle iyi anlaşacak ya da lanetlenip keçiye dönüşmeyi göze alacaktır. Komedi ile absürt komedi arasında gidip gelen tonu ile hiç bağdaşmayan minimalist sinema dili, “şişeye konmuş şimşek” etkisinin de temel müsebbibi. Hem kadın olma hem de gelişmekte olan bir ülkede yaşama üzerine o kadar çok söyleyecek sözü var ki, kısa sürmesi tuhaf geliyor. Minicik bir filmin bu kadar uzun süre zihninizi meşgul edeceği kimin aklına gelirdi ki… 

Iamnotawitch

10 – Blockers – Kay Cannon: Kaba, fiziksel mizah deyince akla gelen filmlerin çoğunun erkek hikayeleri olması şaşırtıcı değil, hanım hanımcık olma kisvesi altında itina ile terbiye edilmek kadınları kısıtlamanın başka bir yolu sonuçta. Bu hikayelerin baş rolüne kadınların yerleştiği versiyonları hunharca gülerek izlediğimiz de olmuştu geçmişte, bkz. Bridesmaids, lakin benim bildiğim kadarıyla yönetmen koltuğunda bir kadının olduğu ilk iş Blockers. Mezuniyet gecesi bekaretlerini kaybetmek üzere anlaşan 3 kız arkadaşın, ya da ölümüne kankanın demek daha doğru olur belki, ve bu yeminden kazara haberdar olup engel olmaya karar veren ebeveynlerinin kedi fare oyununu konu alan Blockers, belden aşağı vurmaktan çekinmezken cinsiyetler arası eşitsizliği ve çifte standardı da işaret etmekten imtina etmiyor. 30 Rock, New Girl ve Girlboss gibi kadın kahramanların etrafında dönen dizilerin ve ikinci filmden sonra kadın yönetmenine emanet edilmiş Pitch Perfect serisinin yapımcısı Kay Cannon, saçmasapan bir komediyi gençler için minik hayat dersleriyle süslemekle kalmamış, karakterleri oluştururken beyaz veya heteroseksüel olmayan karakterlerin hikayelerine de beyazların hikayelerine gösterdiği özeni de göstermiş . Sonuçta her karakterine belli bir şefkatle yaklaşan, kalburüstü denebilecek bir popüler sinema örneği ortaya çıkmış. İMDB puanını görmezden gelip bir şans verebilirsiniz.

blockers

11 – Evil Genius – Barbara Schroeder: Öyle çılgınca bir hikaye ki “Evil Genius”, ya da tam adıyla “Evil Genius: The True Story of America’s Most Diabolical Bank Heist” inanmaktan başka çok çareniz kalmıyor. Netflix’in çok tutulan “gerçek suç” hikayelerinden biri kendisi, doksanlı yıllarda Amerikan bağımsız sinemasının pek sevdiği neo-noir’ların malzemesi olabilecek şeylerden mürekkep envanterini iskambil destesini açar gibi tek tek açıyor; Bir adet Femme Fatale, ücra bir benzin istasyonu, kimden geldiği belirsiz bir pizza siparişi, akıl almaz bir banka soygunu, aynı kadına aşık birden fazla erkek ve hatta derin dondurucuda bir ceset… 4 bölümlük bu belgesel mini dizinin en büyük becerisi büyük resmi seyircisine açarken gösterdiği sabır ve özense en cesur hamlesi de bazen tempoyu biraz düşürmeyi göze alması belki de. Konusu hakkında tek bir ipucu vermeden insan doğası ve akıl sağlığı ile alakalı karanlık bir gerçek hikayenin kutusunu açmaya, çok, çok uzakta ve çok eskide kalmış olmasına rağmen kanınızı dondurma gücüne teslim olmaya davet ediyorum sizi. Barbara Schroeder, sabırlı seyirciye emsalsiz bir seyir vaat ediyor.

evil-genius-netflix

Hafta sayısı: 28

Film sayısı: 11 (Belirtmek isterim ki çok iddialıyım, yıl bitmeden ben bu skoru toparlarım).

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s