Bağcılar’da bir mahalle parkı olmak kolay değil!..

Processed with VSCO with 6 preset

Berna’nın okuduktan epey sonra bile etkisi altına girdiğim, o güzel fotoğraflı Marfa yazısından sonra İstanbul’umuzun hiç de güzide olmayan bir ilçesinin sıradan bir parkını anlatmaya (nihayetinde mahalleye Migros gelmiş falan değil, park işte) biraz çekindiysem de her gün karşılaştığım manzaralar ve 1 yılda kendini imha etmediği gibi hâlâ bir park olarak varlığını sürdürme konusundaki gayreti, içimde tuttuğum birkaç satırı sizinle de paylaşmamı kolaylaştırdı.

Yer (yoksa olay mahalli mi desem) Bağcılar; mahalleyi söylemiyorum ki kimse bu güzelliğin farkına varmasın :P Söz konusu park, 1 yıl evvel bir binanın hususi parkıydı ve senelerce de ağırlıklı olarak bina sakinlerince kullanıldı. Ama içindeki dev ceviz ağacı, tüm mahallenin karnını doyuracak kadar cömert, Eylül gibi meyvelerini dökmeye başlar yine. Sadece ceviz mi? Değil; aynı zamanda kayısının, dut ağacının, türlerini bilemediğim onlarca başka ağacın ve pek de bilinçli bir bahçeciliğin eseri olmayan, kafasına göre orada burada bitmiş bitkilerin, çiçeklerin yuvası bu bahçe. Gül ağacı bile var.

Klasik, ahşap bir oturma grubu, çocukların oyun alanı olarak düşünülmüş, küçük, toprak bir saha, arada sırada ağaçlar arasına gerilen bir hamak… Sessiz sakin, kendi halinde bir yeşil alan işte. Serinliği güzel, hışırtıları dinlendirici, arada nefes almak,  komşularla çay içmek, üstümüzdeki ağırlığı ağaçlara devretmek için ideal. Gelgelelim, “bizim” olması dışında bir bahçe olarak değer gördüğünü de pey söyleyemem. En büyük değeri, binanın malı olması. O yüzden bazen bakımsız, bazen yalnızdı.

Öteden beri dile getirilen bir söylentiye göre vakti gelince belediye bu bahçeye el koyup herkese açık bir mahalle parkına dönüştürecekti. Artık müteahhit vaktiyle neyin bedeli olarak bahçeyi gözden çıkardıysa… Senede bir kez bu korkuyu hissediyor, sonra unutuyorduk.  Geçen yılın sonlarında bir sabah bahçede park çalışmalarının başladığına tanık olduk. Korku yerini kaygılı bir bekleyişe bıraktı bu kez. Acaba ağaçlar kesilecek miydi, o garip şehir süslerinden de konulacak mıydı, belki nargile salonu bile olurdu. İkinci tur kaygılarımızsa parkı kimlerin işgal edeceğine dairdi. Kim bilir kimler kimler gelecek, gürültüsü patırtısı eksik olmayacak, ortalık çerçöpe boğulacak, gecesi gündüzü karışacaktı… Bir iki ay parkı sadece uzaktan izlemekle yetindim.  Bu saydıklarımın hangisi başımıza gelecek diye merakla bekledim. Binayı parktan ayıran girişin kapısını da sıkı sıkıya kapattım ki çizgiler aşılmasın, herkes tarafını bilsin.

Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı ve inanmazsınız o sıradan belediye parkı, mahalle için bir nevi unutma bahçesine döndü. Senelerdir Bağcılar’da görmediğim profilde insanlarla bu parkta karşılaştım. Köpeğini, kaykayını, bisikletini alan parka koştu. Bağcılar’da da paten kayan kızlar vardı! Toplasanız 170 adımda biten kısacık yürüyüş parkurunu yaşlı amcalardan tombul teyzelere, formunu korumaya çalışan beyaz yakalılardan bari biraz hareket edeyim diye çabalayan memurlara kadar herkes sabah akşam demeden adımladı.  İlk zamanlar “evde daralıyor, bari burada enerjisini atsın” diye parkı hoyratça kullanan çocuğuna müdahale etmeyen anaları, zaman içinde parktaki çöpleri elindeki poşetlere doldururken gördü bu gözler. Ama yine de bakalım nereden patlak verecek diye sinsice izlemeden de geri durmadı. Hıdrellez’i dev güllerle karşılayan minnoş ağacın göz alıcı yavruları belki de çalınıp eve götürülecekti. Olmadı. Üstüne, 5 Mayıs gecesi dallara bağlanan süslü dileklerin bazıları günlerce ağaçta kaldı, kimse bu ne saçmalıktır demedi.

Tabii asıl Ramazan vardı daha? Büyük sınav o zaman verilebilirdi. Belki ortalık iftar çadırına dönecek, banttan ilahiler okunacak, masaların üstünde namazlar kılınacak, sabaha kadar şenlikler bitmeyecekti. O da olmadı. Olmadığı gibi bir de oruç tutmayan vatandaşlar Ramazan boyunca bu parkta sigaralarını tellendirmeye, el ele tutuşmaya, koklaşmaya devam etti. Orucunu açan da iftarlığını kapıp parka geldi, çıt çıkmadı.

24 Haziran’da dışarıda kıyamet koparken park normal hareketliliğinin bir tık üstündeydi, o da zaten kaçınılmazdı, yine de o günü de park gibi park olarak atlatmayı başardı.

Peki ya 15 Temmuz? Bakın bu çok önemli. Evet, kesin bu tarihte parkın gerçek yüzü ortaya çıkacak, bayraklar, hilaller, dombralar alıp başını gidecekti. Fakat yine olmadı; muhtemelen parktaki herkes o gün lütfen kimse burayı fark etmesin diye görünmezlik tanrısına dualar etti ki bu sayede kutlamalar parkı teğet geçti.

Sonuç itibariyle insanların yeşil alan özlemi, bütün önyargılarımızı bertaraf etti. Bir yıl bu cümleyi kurmak için belki erken, ama söz konusu Bağcılar ise aynı süre zarfında bu parkın, dev bir nargile bahçesi olması kaçınılmaz. Aman tahtaya vurun!

Parka dönecek olursak… İçindeki küçük büfe, karşılaştığı yoğun ilgi sayesinde tam teşekküllü bir tesise dönüştü; çayı, kolası, dondurması, cipsi, çekirdeğiyle bir yazlık belde bakkalı gibi. Yakında tostu da çıkardı mı köşeyi döner.

Park içinde herkesin geçip keyfince takılabildiği masaların yanı sıra bir de bu büfeye ait paralı masalar var tabii. Paralı derken, onlardan birine oturacaksanız hiç değilse bir çay, bir soda için de adamlara ayıp olmasın parası işte. Çünkü parkın temizliğinden, nizamından onlar sorumlu. Gecenin bir vakti de olsa kapanış, mutlaka etrafı toparlayıp çöplerden arındırıyor, sabah da erkenden işlerinin başına geçiyorlar.

Saat 7’den itibaren parkta birilerini görmek artık şaşırtıcı olmadığı gibi bunun bir rutine dönüştüğünü görmek insanı sevindiriyor da. Gün içinde kalabalığı hiç eksik olmuyor parkın. Kadını erkeği, genci yaşlısı, çoluğu çocuğu, herkes sabahtan gece yarısına dek parka bir şekilde uğruyor. Dedikodu da yapılıyor, kekli, patates salatalı gün masaları da kuruluyor, tavla da oynanıyor, kitap da okunuyor… Bir seferinde ders çalışmaya indiğimde yan masadakilerin ses çıkarmamaya çalışması gibi tebessüm ettiren anlara da tanık oldum.

En çok da civardaki tekstil atölyelerinde ya da dışarıdan ne olduğu bile anlaşılmayan bodrum katlarındaki iş yerlerinde çalışanlar adına seviniyorum bu parkın varlığına. Normalde bir sigara içimliğine anca kapı önlerine çıkabilen bu arkadaşlar, şimdi parkta soluklanıyor, gün yüzü görüyor, sosyalleşiyor. Etrafta bu kadar çalışanın olduğunu bile yeni idrak ediyorum, sanki bunca zamandır yer altında yaşıyorlardı da yavaş yavaş yer üstüne çıktılar…

Processed with VSCO with 6 preset

Kendi adıma da şöyle bir ek yapmak isterim: Kimi zaman mesaiden, kimi zaman eğlenceden gecenin bir yarısı dönerken parkın hâlâ yanan ışıklarını görmemle birlikte tuttuğum nefesi bırakıyorum. O rahatlamanın ne demek olduğunu, gecenin karanlığında sohbet eden kadınlarla, erkeklerle karşılaşmanın nasıl tebessüm ettirdiğini bilen bilir…

İşte bütün bu sebeplerden ötürü ister park olsun ister meydan ya da sokak fark etmez, insanların istedikleri gibi toplanabilecekleri kamusal alanların varlığını pek çok açıdan değerli buluyorum. Evet demokrasi tohumlarının atıldığı Agora’lara hiç benzemiyor bugünkü toplanma alanları, ama yine de parklarımızın, meydanlarımızın, sokaklarımızın özgürlüğüyle paralel yaşanıyor bizim özgürlüğümüz de. Sesimiz, kalabalığımız, yaşam kültürümüz, renklerimiz buralardan çekilince hayatın da tadı tuzu kaçmaya başlamadı mı? Eskiden sokaklardan, meydanlardan, parklardan bu kadar korkuyor muyduk?

Hayatımızdaki değişim hızıyla şehirlerimizdeki değişim hızının birbirini sürekli olarak beslemesi tesadüf değil. Sonuçta zamanla yaşadığımız şehirlere benziyoruz. İklimimizi bile değiştiren o dev betonlar, korkunç yollar, doğa katili yatırımlar bize neler yapmıyor ki… Hepsini sadece zevksizliğin, cahilliğin, açgözlülüğün bir sonucu olarak değerlendirmek gereksiz bir saflık olur. Bana sorarsanız hayatımızı, şehirlerimizi, doğamızı katleden bütün bu yapılar ve bunlarla birlikte bize dayatılan yaşam, iyiliğin, güzelliğin, sevginin bulaşıcı olmasından korkan, bütün gücünü çirkinlikten, duygusuzluktan ve korkudan alan kötücül bir ideolojinin temsilcileri. Çünkü güzel olan her şeyi unutalım istiyorlar; birbirimizin sesini duymayalım, birbirimizden güç almayalım, birbirimizi sevmeyelim istiyorlar. Başkalarıyla, sokakla, şehirle, doğayla, dışarısıyla bağımız kopsun, herkes kendi adasına çekilsin ki bunlar da istedikleri gibi hayatımızın içine edebilsin istiyorlar.

Zaten insan etrafta toprak yerine beton, ağaç yerine direk ya da tabela, çiçek yerine tuhaf şehir süsleri, bank yerine granit oturma grubu, sokak hayvanları yerine bolca araba ve insan yerine de birbirinden habersiz yığınlar görünce bir süre sonra bu gördükleri hayatın gerçekliğine dönüşüyor. Kimseyle yan yana gelmeden, kendi adasında, dağ esintili klimasının konforuyla nefes alıp, kendi cennetini kutsayıp, saksıdaki çiçeğin tomurcuklanmasına sevinerek sokaktan bihaber şekilde yaşamaya zamanla alışıyor. Ödediğimiz bedele karşılık var edebildiğimiz lüksümüz işte böyle şeyler.

Böyle böyle unutup gidiyoruz günlük hayatın içinde doğayla temas etmenin, başka insanlarla karşılaşmanın, bir mahalle parkında tavla sesleri duymanın iyiliğini; etrafta bisikletiyle, pateniyle, ipiyle, balonuyla koşturan çocuklar, el ele tutuşan, gizlice öpücükler konduran sevgililer, saatlerce muhabbet eden komşular, köpeğiyle mutlu mesut gezinen insanlar görmenin güzelliğini. Oysa bir parkın sadece bir park olmadığını hepimiz gördük, yaşadık. Şimdi o parkın da yarısı granit taştan oturma gruplarıyla çevrili. N’apalım, ben iyiyim ya demekle de iyi olunmuyor, çünkü insan gerçekten yaşadığı şehre benziyor.

Biraz daha yazarsam slogan atmaya başlayacağım, o nedenle yazıya burada son veriyorum. E niye bize anlattın şimdi bu parkı dersiniz belki, haklısınız da. Başta da dediğim gibi nihayetinde mahallede Migros açılmış da iklim Akdeniz olmuş gibi mühim bir olay da değil. Ama işte Bağcılar’da bir park olmak da kolay değil. Bu küçücük park, insanlara ne kadar iyi geldi bilin istedim. Yazlıkçılar için çay bahçesi neyse, bu da o. İklimi değiştirmiyor belki, ama kesinlikle yumuşatıyor.

Belki karşınıza böyle araya sıkışmış bir garip park çıkar, aman ne işim olur benim burada, bunlarla demeyin, çekinmeden geçin oturun. Rujunuzu sürün, sigaranızı yakın, müziğinizi dinleyin, açın kitabınızı okuyun, en güzel kahkahalarınızı bırakın, sizden bir iz kalsın orada. Gidip birine değecektir o iz, ben buna inanıyorum. İnsanın insanı görmeye, insanca olanı bilmeye, tanımaya ihtiyacı var. Her gün betona baka baka, başkalarını uzaktan izleye izleye değil; üzerimize ağaç gölgesi düşe düşe, birbirimizdeki güzellikleri yakından göre göre iyileşmek daha mümkün sanki.

 

5 thoughts

  1. Bağcılar’da değil ama Şişli’de bir plazanin gölgesinde -ironi degil- kalmış bir parkı bi gorusme saatini beklerken keşfettim, yakın zamanda. Emekli bir amca migrostan aldığı – ben de içecek alıyordum o esnada- bulguru kuşlara döktü, telefonla konuşan hizmali bir kadın ben banka oturunca biraz rahatsız olup kalktı ama kötüsüne değil, biraz oturdum soda içtim kuşları ve emekli olduklarına karar verdiğim yaşlı amcaları izledim. Allah’ım nolur emekli olunca meşgalem olsun, diye temenni ederken görüşme saatim geldi. Kalktım.

    Beğen

    1. İyi yapmışsınız :) emeklilikte venedik’te gondolda uyuya kalmak gibi bir seçeneğimiz de var tabii, o da fena olmaz :) yine de gidecek, kuşlara yem atacak bir parkı ve de sakinliği olduğu için o amca adına da sevindim ben.

      Beğen

  2. “Bunların derdi park falan değil” diye nara atarken biz o ağaçlar kesilmesin, o park yok olmasın diye direnmiştik. Yüzyüze bakalım, bir nefes alalım, bir içimiz açılsın diye. Bana o güzel günleri hatırlattın. Pamuklara sarılsın bu park da. :)

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s