Hollanda şehirleri(m) 2 – Amsterdam

Şehrin çok bilinmeyen bir semtindeyim, üstümde grili mavili bir ceket, beyaz gömlek, lacivert bir pantolon var. Ve ben bir çocuk parkında, kaydırağın üstündeyim. Yani çocukların kaymadan önce ulaştıkları en yüksek platformda. Elimde kahverengi kocaman deri bir çanta var, sıkı sıkı tutuyorum onu. Kaydırağın tepesinden kanalın hemen dibindeki bir binaya bakıyorum, ikinci kata. İkinci katta iki daire var, onun hangisinde yaşadığını bilmiyorum, ikisine de uzun uzun bakıyorum o yüzden.

Kalbim hızlı hızlı atıyor, zaten iş görüşmesinden çıkmışım, korkunç bir adamla görüşmüşüm, adam beni o pozisyon için asla istemiyor ama sanırım benden daha iyi bir adayla da görüşmemiş. Arada aşağılıyor, arada övüyor, sersem ediyor beni. Bir de işte o ev, yaşamak istediğim o ev tam karşımda. Hangisi bilmiyorum ama iki evden biri işte, o kadar gerginim ki sıkı sıkı tuttuğum çantanın sapını kavrayan elim acıyor.  Haliyle kendime geliyorum ve parktaki çocukların bana baktığını fark ediyorum utanarak. Minik minik bebeler kaydıraklarının tepesindeki ceketli (neredeyse) kel adama bakıyorlar boş gözlerle. WTF dude?

O gün delirdiğimi anlıyorum.

Screen Shot 2018-08-06 at 03.11.21

1998 senesinde Nisan ayında gittim ilk defa Amsterdam’a. Karaktersiz lisemiz nasıl olduysa pilot lise seçilmişti. Anadolu liselerinin biraz prestijli olduğu dönem, pilot lise olunca Avrupa Birliği şu bu geyiğine Amsterdam’da bir lise kardeş okulumuz olmuştu, Fons Vitae Lisesi. Önce onlar bi İstanbul’a geldiler, sultan şerbetleriyle ağırladık. Yok olmadı öyle bi şey, o zamanlar Türkiye beton liberali ve neo Osmanlı muhafazakar bi ülke değildi. Yine garip bi ülkeydi ama o kadar da garip değildi. Sonra biz Amsterdam’a gittik. 15-16 yaşında azman ergenleri Amsterdam’a götürmek tabii ki hiç iyi bi fikir değildi. Kaldığımız hostelin giriş / çıkış kapısında rahmetli, çok çok sevdiğim müzik öğretmenimiz Ali Naci Bey nöbet tuttuğu için Red Light District’e gitmek isteyen arkadaşlarımız (hepsinin erkek olduğunu söylememe gerek var mı?)  hostelin birinci katından kendilerini aşağı attılar. Dıbank diye böyle! Laplaplap kendini birinci kattan atan onlarca ergen erkek, muazzam bir manzara.

6 sene sonra yine yolum düştü Amsterdam’a. Çok sevdiğim bir arkadaşım Bonn’da staj yapıyordu, ben de o yaz Viyana’daydım, yanına gidiverdim bir hızla; Köln, Lüksemburg, Brüksel, Amsterdam gezdik Merve ile. İşte o zaman bir Amsterdam’a gelmiş salak turist ne yapmalıysa hepsini yaptım. Her gece 6 snickers falan yedim sanırım. Binlerce külah dondurma, saatlerce kahkaha. Amsterdam’a hoş geldin Ozancığım.

2008 senesinde, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi Eindhoven’a taşındığımda aklım tabii ki Amsterdam’da idi. Ben gri, çirkin, sevimsiz, küçücük bir şehirdeydim ama gönlüm o herkesin ziyaret ettiği, herkesin hayran olduğu, o kanallarla dolu, o mükemmel şehirdeydi. Philips’in IT departmanındayım bu arada Eindhoven’da, hiç  hayal ettiğim gibi değil hayat. Ben Philips’te iş buldum diye coşmuşum, zannediyorum ki bir gökdelenin 78. katında daracık gömleklerimle bir havayla pek güzel iş arkadaşlarımla toplantılarda -hafif gergin hafif neşeli- muhabbetler eda eyleceğim.

IT departmanında senior danışmanlar var, kargo pantolonlar ve 67 yıldır giydikleri, baskısı yıkanmaktan pul pul dökülen tişörtlerle geliyor ofise, kötü kötü ayakkabılar. Leş gibi ayakkabılar, bakmazsınız. Bisiklet kullanmanın ve öğle yemeğini evden getirmenin faydalarını anlatıyorlar bana en ucuz ekmeğe en ucuz margarini sürerken. Evet ofiste masanın üstünde. Evet margarin. Evet o kırıntılar hep o masanın üstünde.

Bu benim hayal ettiğim kurumsal hayat değil. Nerede kalem etek giyen fönlü saçlı mükemmel proje müdürü kadın? Nerede gömleğinin altından bisepslerini gördüğüm o şarışın iş analisti iş arkadaşım? Neredesiniz? Yoksunuz.

Neyse ki -benim için- o kadar da kötü devam etmiyor hayat. Eindhoven’da şahane insanlarla tanışıyorum, kendi evim dışında hiç çekinmeden girdiğim evler oluyor ve IT dünyasından kendimi pazarlama dünyasına atıyorum.

Mar ke tinnnnn K.

O kısmını ilgilenen varsa, sonra bir ara uzun uzun anlatırım. IT’ci bir insan nasıl pazarlama departmanına geçer, benim gibi işte azimle sıçarsa taşı delerek geçer. Pazarlama departmanında baya mutluyum, tam da istediğim gibi havalı insanlar var, event dediğin şey haftada 3 kere oluyor, elimizde hep kadehler var, bübılz. Çalışıyoruz havalıyız, tatlıyız. Philips Lighting, her yer ışıl ışıl. En renkli çoraplarımı, en güzel pantolonlarımı, en çiçekli gömleklerimi giyiyorum. Ve daha 30’umda bile değilim. Oha artık.

Screen Shot 2018-08-06 at 03.11.43

Amsterdam’a  tabii ki gidiyorum, neredeyse her hafta sonu. Mekanlar bizim, içkiler sizin. 4:37 mi ne sabahın bir treni var Eindhoven’a dönen, onunla dönüyorum evime. 6 gibi evimde oluyorum bir dünya kafa. Aklımda hiç Amsterdam’a taşınmak yerleşmek yok ama. Bunun tabii ki en önemli sebebi tek başına yaşayan biri olarak Amsterdam’ın ne kadar pahalı olduğunun farkında olmam. Eindhoven denen tırrık şehirde bile kıt kanaat geçiniyorum, Amsterdam benim neyime. Bir de Eindhoven’da mükemmel bir ev bulmuşum, en güzel sokağında oturuyorum, her şey şahane, arkadaşlarım dünyanın en güzel insanları, vazgeçesim yok.

Sonra aşık oluyorum ama. Eindhoven’da çalışan ve Amsterdam’da yaşayan birine. Gençlik cesareti çok korkutucu bir şey, çok çok ürkütücü. İçimdeki karın ağrısı ile her şeyi başarabilirim gibi geliyor. Aşık olduğum insanla yaşamak için her şeyi yapmaya hazırım, o güzelim Kleine Berg evimi de yakarım, işimi de değiştiririm, cehennemin dibine de giderim. İş değiştiriyorum, Philips’in Amsterdam’daki o mükemmel gökdeleninde bir pozisyon var. Şimdi ikinci paragrafa dönelim, işte o korkunç adam benim müdürüm oluyor. Ben o işe alınıyorum. O korkunç adama bile katlanırım zannediyorum, çünkü Amsterdam’a taşınacağım, aşık olduğum insanla yaşayacağım, daha güzel gömlekler giyip daha kurumsal biri olacağım. Maaşım, mutluluğum, evim, huzurum; her şey daha da güzel olacak.

NAH!

Öyle bir dibe vuruyorum ki aklınız almaz. O hostelin birinci katından dıbank diye düşenler vardı ya, lise arkadaşlarım, onlar en azından -o zaman- ergendi. Ben koca bir adam olarak vuruyorum dibe, çıkan sesi size anlatmama imkan yok. Birinci kat değil, en az dört diyeyim. Kemiklerimi de kırmıyor ne yazık ki o düşüşüm. Sesi hep kulaklarımda ama: Dıbank!

O dönem her sabah 06:32 treniyle Amsterdam’a giderken hayatımın en sinir bozucu dönemini yaşadım. Haftanın 4 günü Amstel tren istasyonunun dibindeki binada, bir günü de IjTower denilen ve Amsterdam Central’a yakın binada çalışıyordum, yüzde 20 finans departmanına atanmıştım çünkü, finans departmanı IjTower’da idi. Orada da ayrı bir ruh hastası müdür. Küçük psikopat, sesini asla yükseltmeyen ama asla güzel bir laf etmeyen bok. Küçük bok.

İşimde yavaş yavaş çökmeye başladım, benden en az yüzde elli daha fazla performansla çalışmamı isteyen iki insanı da mutlu edemedim. Onlar da sağ olsunlar şeref yoksunluklarından asla ödün vermediler. Aşık olduğum insan sevgilisini çok sevdiğine karar verdi, o kaydırağın tepesinden baktığım evine döndü. Ben Amsterdam gibi bir şehirde, kurumsal idealleri olan herkesin hayal ettiği iki gökdelende, elimde kahve ile camlardan uzun uzun hep Amsterdam’a, o güzel şehre baktım. Benden devasa analizler beklerken insanlar ben kanallara baktım, ağaçlara baktım, evlere baktım. Amstel’deki binadan da, IjTower’dan da onun evinin nerede olduğunu hep gördüm, tren istasyonlarında onunla karşılaştım. Kum rengi saçlar havalandı, ben nefesimi tuttum. Kalbim kırıktı, işimde iyi değildim ve istifa ettim.

Bir anda.

Screen Shot 2018-08-06 at 03.11.31

Sonra Amsterdam’a küstüm, tavşanın dağa küsmesi gibi işte. Uzun süre atmadım adımımı şehre.  Zaten sonra Rotterdam’da başka bir uluslararası şirkette çalıştım, o kısmını Rotterdam yazısında uzun uzun anlatacağım. Yine 06:32 trenleri kısmet oldu bana, yine dev bir mutsuzluk. İşimden hiç memnun olmasam da Rotterdam’la olan ilişkimden çok memnundum, o hiç şans vermediğim şehri deli gibi sevmiştim çünkü.

Amsterdam’ı çok severim, o turistlerle dolu pek kalabalık ve çok da özelliği olmayan mahallelerini meydanlarını sevmem ama, o -artık benim için çok sıkıcı- ot muhabbetinden hoşlanmam, yine turistik yerlerdeki iğrenç restoranlarından hazzetmem. İnsanların Amsterdam’ı dünyanın en ideal şehri zannetmeleri bana komik gelir. Çünkü hiçbir şehir ideal değildir. Biz bir şehre gideriz ve oradaki en güzel hayatı yaratmaya çalışırız, hiçbir şehir bize kollarını açmaz. Hollanda şehirleri(m) serisini yazmaya karar verdiğimde niyetim aslında biraz da şehirleri tanıtmaktı ama önceki Eindhoven yazısında olduğu gibi, bu yazıda da daha çok içimi döktüm. Biraz amacıma ulaşmaya çalışayım o zaman.

Melkweg ve Paradiso‘da bulunduğum onlarca konseri şükranla anıyorum bu şehirde, hepsi öyle güzeldi ki. 20’li yaşlarımda ağzımdan salyalar akarak dinlediğim ne kadar müzisyen, şarkıcı, grup varsa hepsini izledim bu iki mekanda. De Balie’de içtiğim biraları, çalışanlarının tatlı gülümsemesini de unutmuyorum. Foam‘da her zaman ilgimi çeken sergiler olurdu, hep uğrardım. En güzel kitapları, dergileri Athenaeum‘dan aldım mesela, de9straatjes‘i gezmesi her zaman çok keyifliydi. Hiçbir dükkandan bir şey alamasam da…Vondelpark yerine Westerpark‘ta bastı ayaklarım çimlere, Amstel istasyonundan çıkıp Weesperzijde’de nehre baka baka yürüdüm onlarca kez.

Şehrin en leş, en turistik bölgesinde Cafe  Zilt vardı ve bir de onun biraları viskileri uzun uzun anlatan dünya tatlısı çalışanı, trene binmeden önce uğrardım, öyle iyi gelirdi ki. Milkshake Festival benim için garip bir dönüm noktasıydı, yıllar önce tek başına çekine çekine gidip, sonra manyaklar gibi dans edip, şu an adını hatırlamadığım birinin evinde uyanmıştım. Tren istasyonunun şehre açılan kısmından değil de arkasından çıktığınızda minik vapurlar görürsünüz, o vapurlar sizi üç dakikada The Eye Museum‘a götürür, ben sık sık o vapurda buldum kendimi. O muhteşem film müzesinin barına oturur, suya baka baka biramı içerdim. Bazen de orada çalışan bi eleman eşlik ederdi bana, hala arada mesajlaşırız.

En sevdiğim mahallesi ise De Pijp idi tabii ki. Her sokağında yürümekten, her barında bir şeyler içmekten çok mutlu oldum. Hadi son bir mekan, Hannekesboom benim Amsterdam’daki mabedimdi, IjTower’da genelde Cuma günleri çalışıyordum, o kadar kötü ve stresli geçiyordu ki her Cuma, çıktığım gibi iki dakika sonrasında burada buluyordum kendimi. Hava güzelse dışarda çimlerin üstünde ya da piknik masalarında neşeli Hollandalılar ile üç beş muhabbet edip hafifletiyordum yükümü.

Screen Shot 2018-08-06 at 03.11.59

3 seneyi geçti Hollanda’dan taşınalı. Ara sıra rüyalarımda hala Amsterdam’da ev aldığımı görüyorum; kocaman pencerelerden yesil kahverengi sularıyla o meşhur kanalları görüyorum. Yavşak emlakçı evin ne kadar mükemmel olduğunu anlatıyor bana. Rüyamda bile sorguluyorum, neden aldığımı, neden o şehirde ev almak istediğimi, sıkıntıyla uyanıyorum.

Uyandıktan sonra o kaydırağın tepesindeki halim aklıma geliyor, mutfağa gidiyorum, kahve yapıyorum hemen, sonra terasa çıkıyorum. Küçük bir orman var terasta, günaydınlaşıyoruz her dal ve yaprak ve çiçekle. Atina’ya bakıyorum terastan gördüğüm kadarıyla. Gökyüzü masmavi.

Dıbank! Günaydın Ozancığım.

 

3 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s