Motel

IMG_0184

IMG_0181IMG_0186

IMG_0194

Şehrin çıkışında, cadde üstünde bir başka motel. Dış cephesi diğer pek çoğu gibi mor ve sarı. Renkli duvarlar kadar dokununca o pütürlü zeminin verdiği his de tanıdık.

Resepsiyon görevlisi kadın orta yaşlı, topluca. Rengarenk geometrik desenli anvelop elbisesinin kemerini öyle sıkmış ki, sıkışmış görünüyor, sıkılmış. Şöyle bir süzüyor, bir gece deyince havuzun yanındaki odalardan vermiyor, otoyola en yakın olan yer yeter. 

 

 

 

 

IMG_0193IMG_0192

IMG_0190

Odanın yerini tarif ederken kısacık ama bol kahkahalı bir yön karmaşası yaşanıyor. Küçük yerlerde insanlar küçük şakalara büyük tepkiler veriyorlar. Anvelop elbisenin içinde sıkışmış kadın tüm gün boyunca klimalı resepsiyonda beklediği bu yanlış anlaşılmaymış gibi gevşiyor. Anahtarımı alıp uzaklaşırken hala gülüyor ve havuzu akşam 10’a kadar kullanabileceğimi hatırlatıyor.

Elimde anahtar, bagajdan aheste aheste çıkarılan bavulun tekerleklerinin kaldırımdaki sesi dışında çıt yok. Yol kenarı ama nispeten tenha bir yer burası, Meksika körfezinde Florida ve Louisiana sınırında küçük bir kasaba. 

Odanın anahtarını delikte çevirirken bu yeni odanın huyunu kavramaya çalışıyorum, anahtarı çok itmeden hafifçe sola çevirmek gerekiyor. O zaman kolayca açılıveriyor. 

Kapıyı omzumla ittirirken bavulu da içeri sokmaya çalışıyorum. Kapı da bavul da ağır. 

Motel kokusu. Sadece moteller böyle kokar. İçeride klima açık, gürültüyle işini yapıyor. Motellerin çoğunda olduğu gibi pencerenin hemen altında, konsol görünümlülerden. Üstündeki minik kapağı açıp 70 fahrenheit’i 77 yapıyorum. Klimanın üstündeki pencereye bordo ucuz tülden bir perde gerilmiş. Oda o yüzden loş. Perdeyi çekmeye çalışıyorum ama sabitlenmiş. 

Bavulu açıyorum, şampuan, diş macunu, deodorant, krem gibi şeylerin olduğu çantayı banyoya yerleştiriyorum. Bu da diğerleri gibi bir banyo, olması gerekenler dışında hiçbir şey yok. Lavabonun kenarına koydukları sabun ve minik tüplerdeki diğer kremler diğer pek çok motelde olduğu gibi Bath and Body Works. Şampuanı hiç denemedim ama sabunu güzel. Markanın merkezdeki satış ofisinden gelen temiz yüzlü, beyaz dişli bir çalışanının biraz önce karşılaştığım anvelop elbiseli kadınla sohbetini hayal ediyorum. Kadın adamı biraz bekleteceğini söylüyor, adam kocaman bir gülümsemeyle lobideki yapay deri sandalyeye yerleşiyor. Kadın o sırada çok meşgul. Ya da öyle görünüyor. Masaüstü bilgisayarına bakıyor, oradan bir şeyi önündeki kağıda geçiriyor. O sırada önünden geçen en fazla 20 yaşındaki Meksikalı oda görevlisine bir şeyler söylüyor. Adam elindeki akıllı telefonuna göz atarken bir yandan da bu mini otorite gösterisini izliyor. Derken kadın toplantıya artık hazır, adamı yan taraftaki odaya alıyor. Kahve ister mi acaba? Adam “Evet, lütfen” diyor, kadın ağır ağır odanın köşesindeki kahve termosuna uzanıyor. Oradan iki karton bardağa kahve koyuyor. Elinde kahveler ve tek kullanımlık plastik yuvarlak paket içindeki kahve kremalarıyla yine tek kullanımlık paketlenmiş şekerlerle dolu bir kavanozun olduğu sert plastikten mürdüm rengi bir tepsi var. Adam teşekkür edip kahvesini alıyor, kadın da. Kadın o minik sütlerden iki tane açıyor, adam süt kullanmıyor. Paketin kenarını özenle yırttığı şekeri koyuyor kahvesine ve plastik çubukla karıştırırken lafa giriyor bile. Ürünlerinin -pek tabii herkes tarafından bilinen- kalitesinden ve kısa süreliğine, sadece moteller için yaptıkları çok cazip kampanyadan bahsediyor. Çantasından minik tüp içinde vücut losyonu çıkarıyor, kadına uzatıp denemesini istiyor. Kadın önce kokluyor, biraz daha kokluyor, “hafif ama kaliteli” diyor tatmin olmuş bir sesle. Adam ürünlerinde kullanılan vanilyanın Karayiplerden geldiğini söylüyor gururla. Kadının gözleri ışıldıyor, kokuyu doğru analiz etmekten dolayı gururlu. Adam Karayiplere hiç gidip gitmediğini soruyor, kadın gitmediğini söylüyor. Adam mutlaka gitmesi gerektiğini söylüyor, kendisi Martinique’e gitmiş. Kadın Küba’ya gitmek istiyor. Derken konuşmanın Karayipler, vanilya, hayaller kısmı sona eriyor, profesyonelliğe geri dönülüyor. Kadın ürünler konusunda tatmin olmuş görünüyor, kendisine özel nasıl bir indirim uygulanacağı gibi teknik detaylara geçiliyor artık. Satış elemanı düşünceli, sanki yarım saattir bu satışı yapmak için çırpınmamışçasına ciddi ve ağırdan alan bir ifadeyle dizüstü bilgisayarında bazı dokümanları açıyor, kapatıyor. Bir telefon görüşmesi yapıyor. O sırada kadın eşantiyon vücut losyonunu elinin üstüne sürüyor. Koluna yayıyor, dirseklerine kadar, bir yandan da koklamaya devam ediyor. Vanilya kokusunun baskın olmaması iyi diye içinden geçiriyor. Adamın telefon konuşması bitiyor, yüzü aydınlanıyor. Müşterisi için çok istisnai bir indirim yapmış satış görevlisi gülümsemesi ile teklifini sunmaya hazır. Dişleri bembeyaz. Böyle bir indirimi kimseye yapmadı, gerçekten, hiç kuşkusu olmasın. Kadın için de uygun, kafasında bir sesli hesaplama yapıyor, o sırada bir gözünü diğerine göre biraz daha kısıyor. Evet, olabilir. Pek ala. Ürünler ne zaman gelir? Bir de ürün boyları standart mı? Acaba bazı ürünlerde tek kullanımlıklar yerine duvara monte edilmiş sabit duş jellerine, sıvı sabunlara mı geçilmeli? Çok ziyan oluyor böyle. Bir de öyle bir teklif alabilirse muhteşem olacak. Adam gözlerini kısıyor, o modelin bu tür küçük işletmelerde pek tercih edilmediğinden bahsediyor. Motel müşterileri daha muhafazakarmış, banyoya girince kendilerine özel paketlenmiş sabunlar, şampuanlar bulmaktan mutlu olurlarmış. Kadın kafasını sallıyor, ihtimal, aklına ilk gelen birkaç müşterisinin muhafazakarlık seviyesini düşünüyor, açıkçası pek anlamlandıramıyor ama adamı onaylıyor. Adam yanında getirdiği diğer kutu biçimli çantadan bir set çıkarıyor, içinde markanın müşteriler için olmayan ürünleri var. Yastık spreyi de varmış. Lavantalı diyor. Ben hep bununla uyuyorum, siz de bir iki fıs yastığa sıkın, daha derin uyuyacaksınız. Lavantalar da Fransa’dan geliyormuş, sanki çok özel bir sır vermişçesine gülümsüyor. Kadın da gülümsüyor. Teşekkür ediyor. Her ikisi için de verimli bir toplantı oldu. İşte orada duran paketlenmiş minik yuvarlak sabun, şampuan, saç kremi ve vücut losyonunun hikayesi. 

Gömme küvet ve duş perdesi de bu motellerde hiç değişmiyor. Klozet kapağını kaldırmadan iç yüzeyi beyaz mı renkli mi falı bakıyorum. Dış seramiği beyaz içi beyaz olan klozetler ve dışı beyaz içi sarı seramik olan klozetler. Bu ikincisi fena ama sayıca çok. Hatta pembesi de var. Lavabo için düzeyli bir retroluk barındırsa da tuvalet iç yüzeyi için talihsiz renkler. 

Üçgen katlanmış tuvalet kağıdı, lavabo alanına sabitlenmiş kağıt havlu kutusu, eskilikten incelmiş ve sertleşmiş havlular, hepsi yerinde.

Banyo bataryası da ilk seferde öğrenilmesi gereken bir şey. Yukarıdaki, duşun takılı olduğu başlık genelde sabit olduğu için suyu açar açmaz ıslanma olasılığı var. Sıcak, soğuk deneye yanıla öğreniliyor ama o kısacık an stresle yüklü. Ya su hiç ısınmazsa? Ya yeteri kadar tazyikli değilse ve ip gibi akıyorsa? Ya kısacık bir süre sıcak aktıktan sonra hızla soğuyorsa ve yeniden ısınması için beklemek gerekiyorsa gibi minik stresler. Duş başlığının yan taraflarında duvardan sarkan acil yardım çağrısı ipi var bir de. Her seferinde o ipin çok anlamsız olduğunu düşünüp sonra kendime küvette ayağı kayıp düşen ve beyin kanaması geçirenlerin ne kadar çok olduğunu hatırlatıyorum. Epilepsi krizi var, kalp krizi var… Var da var. Sonra hak veriyorum, dünyanın o en depresif ikinci ipi ucundaki plastik ağırlıkla orada sallanıyor.

Banyodan çıkınca klima soğuğu yüzüme çarpıyor, ürperiyorum.  İkili kanepe ve önünde sehpa var aslında ama onların üstü eşya dolu: Şarja takılı kamera, tablet. Kablolar. Fişler. Yol üstünde bir Western mağazasının indirim reyonundan aldığım siyah hasır kovboy şapkası, arabanın klimasından korunmak için üstüme attığım yumuşak kumaştan geniş sarong, kolçağa dayanmış sırt çantası. Broşürler. Tylol hot ve boğaz pastilleri. Pet şişede dibi kalmış su, bir paket kuru et, güneş gözlüğü gibi ıvır zıvırlar. İşgal alanı. 

O yüzden yatağın kenarına ilişiyorum, oda anahtarıyla birlikte verdikleri kartta el yazısıyla yazan şifreyi giriyorum, bağlanıyorum. Şifre hepsi küçük harflerle otelin ismi ve 2014 veya 2009 veya 2000 veya 2018… Pek çok ucuz motel ve restoran şifresi gibi.  Bilgisayarım sonunda internete bağlanıyor ama otoyola en yakın odam sadece havuz ve ortak yaşam alanı (üç masalı, kırmızı yapay deriden sandalyeleri olan kahvaltı salonu ve resepsiyon) değil modeme de uzak. Sayfalar açılmıyor. Yatak başındaki komodinin üstünde, en son 90’ların başında gördüğüm telefonla resepsiyonu arıyorum, resepsiyon görevlisi kadın modemi kapatıp açacağını söylüyor. Birkaç dakika sonra sayfaları açabiliyorum, çok yavaş. 

Yatak örtüsünü katlayıp birkaç elbise askısı, çelik kasa, ütü ve ütü masasının olduğu dolaba yerleştiriyorum. Çarşafım pembe. Klozet fayansı gibi. 

IMG_0196

Bordo perdeden süzülen loş ışık uykumu getirince kapıyı açıyorum, gün hala aydınlık. Aralık kapıdan dışarıya bakıyorum, bir çocuk geçiyor, geçerken içeri göz atıyor. Sonra bir tane daha. Havuzdan geliyorlar, üstlerinde ıslak şortları var sadece. Çocukların yine çocuk olan ablaları da kapının önünden geçiyor, açık renk yazlık elbisesi var, saçları incecik örülmüş. Göz göze geliyoruz. 

Biraz dinlenince akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. Yakında Denny’s var. Döndüğümde hava çoktan kararmış, oda kapısının önü karanlık, anahtarı deliğe sokunca hiç ileri ittirmeden hafifçe sağa çeviriyorum. 

IMG_0188

IMG_0180

 

Görseller izinsiz kullanılamaz.