#52hafta52kadinyonetmen – 3

Yazın tüm hızıyla geçip gittiği, benim iş seyahatlerinden aile ziyaretlerine savrulduğum haftaları hızla geçerken, bir seri başka kadın yönetmenin işini daha izlemeye fırsat buldum, pek kişisel notlarım aşağıda. Bu iş hiç planladığım gibi ilerlemiyor, sevgili Mahmutter’lar. Chantal Akerman izlerim diye çıktığım yolculukta kendimi Netflix filmlerine vurdum. N’apalım, bu da belki bir dönemdir.

12 – Very Good Girls – Naomi Foner: Hiçbir şey için değilse bile Gyllenhaal kardeşler için borçlu olduğumuz Naomi Foner Hanım, Hollywood emekçilerinden, seksenlerde senaryo dalında Oscar adaylığı var. 2013 yılında Sundance’de seyircisiyle buluşmuş olan Very Good Girls, ilk ve şimdilik tek yönettiği film. Azıcık varoluşçu dertleri olsa da, Naomi Foner’in kamerası daha çok izlenimci takılmış, güvenli bir mesafeden cinsel uyanış denen dikenli yolu anlamaya çalışmış. Başrollerdeki Dakota Fanning ile Elizabeth Olsen’in arasındaki kimya ölümüne kanka olduklarına inanmamız için yeterli, lakin filmin en iyi işleyen sahneleri o çok gürültülü arkadaşlık tasvirleri değil sessiz muhakeme anları oluyor. Kameranın röntgenci tarafını, kenarda durup izleme görevini iyi anlamış bir yönetmenin işaretleri var filmde,  seyircisine bir sonraki filmini de merak etmek için yeterince sebep veriyor.

Very good girls - foner

13 – The Prize Winner of Defiance, Ohio – Jane Anderson: Yaşayan en iyi kadın oyunculardan biri olan Julianne Moore’un bu az bilinen işinin, Amerikan Rüyasını ters yüz eden anlatısının müsebbibi Jane Anderson, yüksek kalibreli televizyon işlerinin (mesela Mad Men) yazar odasından da nasibini almış, işin mutfağında pişmiş bir zanaatkar. Nefis oyuncu kadrosu ve sona doğru hikayenin gerçek kahramanlarını sete çağırmakta beis görmemek gibi tatlışlıklar yapması, tüketici olma durumu konusunda nerede durduğuna kendisinin de karar veremiyor olmasını affettirir mi, bilinmez. Sanki bir yerlerde Mad Men’in tonuna yaklaşacakmış da değeri niyetinin gerisinde kalmış gibi hissetmekten kaçınmak zor, lakin Julianne Moore, Woody Harrelson ve Laura Dern’e kayıtsız kalmak çok zor. Oyuncularının ve ellili yıllarının Amerikasında geçen hikayelerin sevenlerine…

Julianne-Moore-6

14 – The Party – Sally Potter: Sally Potter büyük yönetmen, yıllara yayılmış kariyerinde yönetmenliğin yanına müzik ve senaryo konusunda yeteneklerini de eklemiş, on parmağında on marifet bir “Rönesans kadını” kendisi. Orlando gibi işlerine aşina olanlar bu fazla geveze ve biraz da el çabukluğuyla üretilmiş vodvilde kendisini tanımakta zorlanacaklardır. Olsun. Başrolde üç tane olgun kadın karakterin arzı endam ettiği, Kristin Scott Thomas’ın karizmasıyla perdeyi tutuşturduğu çok iş gelmiyor önümüze. Polanski’nin Carnage’ı kadar kanlı bir tek mekan filmi, the Party, Sharp Objects’de Patricia Clarkson’a doyamayanlar için de nefis bir ara sıcak önerisi, güzel geçirilmiş bir 70 dakikanın garantisi.

sally potter

15 – Their Finest – Lone Scherfig: Danimarkalı Lone Scherfig yaşayan en iyi kadın yönetmenlerden biri değilse de en çalışkanlarından biri. Hem ülkesi Danimarka’da hem de İngilizcenin anadil olduğu topraklarda çalışmışlığı var. En bilinen işleri arasında Carey Mulligan’ın yıldız ışığını ateşleyen film, An Education var. Oyunculara ihtiyaçları olan alanı tanımaktan çekinmeyen, karşılığında kalburüstü performanslarla ödüllendirilen bir yönetmenlik yaklaşımı var. Their Finest, feminist alt notalarıyla savaş trajedisiyle yıkılmayı reddeden İngiltere’de geçen, azıcık kırık bir aşk ve kendini yeniden bulma hikayesi anlatıyor ve özelde sinemanın, genel olarak da hikayelerin iyileştirici gücüne vurgu yapıyor. Çok şey beklemeden teslim olunursa tarifsiz haz alınacak filmlerden. Yağmurlu bir kış Pazar’ı için öneririm.

Scherfig

16 – Mary Shelley – Haifaa Al-Mansour: Fanning kardeşlerden devam edelim, boynuz kulağı geçti bile. Yürümeye başladıktan çok kısa bir süre sonra filmlerde kendine yer bulan Elle Fanning’i şimdiden pek çok unutulmaz filmde izledik. Olduğu her sahnenin güzelliğine sınırsız katkısı bir yanda, kırmızı halı personası diğer yanda, izlemelere doyamadığımız bir güzellik, geleceğinde Oscar olduğundan emin olduğumuz bir yetenek kendisi. Suudi Arabistan’ın ilk kadın elinden çıkmış filmine (Wadjda – 2014) imza atan Haifaa Al-Mansour ile edebiyat tarihinin en enteresan kadınlarından birini perdeye taşıyorlar. Yaratıcı enerji, gotik mistizm, kadının kimliğini bulması ve düzene teslim olmaması gibi konuların hepsinden birden bahsederken romantizme ve cinsel uyanışı da unutulmamış, bu anlamda otuziki kısım tekmili birden bir yeni-yetişme hikayesi, Mary Shelley’in ilk gençlik yılları ve kalp kırıklığı ile tanışması, bu arada da yaratıcı sesini bulması filmin belkemiğini oluşturuyor. Öte yandan filmi yaratıcı dehanın buhranlarıyla ilgili bir ibret hikayesi ve erkek egemen kültür tarafından budanmayı reddeden bir dişi uyanış öyküsü olarak kabul etmek de zor değil. Bu anlamda biraz the Hours, Shakespeare in Love kanalından da ilerliyor.

mary_shelley_a

Al-Mansour’un Mary Shelley‘si, yukarıda saydığımız filmlere ya da Frankenstein’a denk bir başyapıt değil elbette, yine de izlemesi zevkli. Özellikle döneme ve Byron ile Shelley’e özel bir muhabbet besleyenler için hayli keyifli bir seyir vaadi kendisi. Yer yer didaktikliği abartmasına ve de Amerikalı oyuncuların İngiliz aksanını doğduğuna pişman etmesi takılmazsanız elbette. “Keşke Al Mansour’un Wadjda’sını da izleseydim” demeden duramadım ben. Kendi coğrafyasında daha ilham verici bir hikaye anlatmış olabileceğini düşündüm bu ikinci filmini izlerken.

17 – Loving Vincent – Dorota Kobiela & Hugh Welchman: Umarım hileden saymazsınız, filmin iki yönetmeninden biri kadın, diğeri, afedersiniz, erkek. Geçen senenin animasyon olayı, her bir karesi yağlı boya ile elde çizilmiş olan Loving Vincent, müzelerde görmeye alışık olduğumuz yağlı boya tabloların dile gelmesini sağlıyor. Bir nevi doksan dakikalık bir Empresyonizm güzellemesi. Kendi de ressam olan Dorota Kobiela’nın bundan önceki işleri arasında bir çocuk filmi ve iki tane kısa film var. Kendisi için bir tutku projesine dönüşmüş olan Loving Vincent için ise Van Gogh ve kardeşi arasındaki mektupları ve resimlerini hatmederek önce bir kısa film fikri çıkarmış, sonra da 5 Milyon Dolar gibi küçük bir bütçeyle 100 kişilik bir ressam kadrosunu etrafına toplamış. Hikaye kurgusuna, ne bileyim, olaylar Fransa’da geçtiği halde herkesin farklı bir aksanla İngilizce konuşmasına takılmak mümkün elbet, ancak filmin teknik olarak aldığı risk o kadar büyük ki, etkilenmemek elde değil. Hele bir de Hollanda resmine ve Vincent Van Gogh’a özel bir muhabbetiniz varsa etkisi altında kalacağınız, sık sık ziyaret etmek isteyeceğiniz bir iş Loving Vincent. Usul usul, hayatın beyhudeliğine ancak sanatın çare olacağını fısıldıyor. Finalde Starry, Starry Night çalmaya başlayınca, gözyaşları şelale.

doroto-kobiela-hugh-welchman-loving-vincent

Hafta Sayısı: 35

Film Sayısı: 17

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s