Ne izlesek – #filmekimi2018

Şehr-i İstanbul’un en güzel film festivali, Filmekimi, 17. kez biz değerli seyircileri ile buluşmaya hazırlanıyor. 10 günde 30 film izlemeye çalıştığımız, bilet bulmak için birbirimizin gözünü oyduğumuz ve sırf çok iyi filmlerle aynı hafta izlediğimiz için mütevazi başyapıtlara çamur attığımız bu süreç bu sene maddi ve manevi olarak daha da yıpratıcı hale geldi. Geçen hafta açıklanan program, sezonun pek çok ağır topunu içerse de dört gözle beklediğimiz bir sürü başka filmin başka bahara (ya da Başka Sinema’ya) kaldığını doğrular nitelikte. Üstelik bilet fiyatları artan döviz kurlarından epey etkilenmiş gibi. Neyse, enseyi karartmayalım.

FilmEkimi_2018_banner

Bir de şu var tabii, ekonomik, lojistik ya da duygusal sebeplerle festivalin takvimi sizin kendi kişisel takviminize uymayabilir, bu sinemayı sevmediğinizi değil, bazen gerçek hayatın sizi önceliklendirme yapmak zorunda bıraktığını gösterir. Lütfen müsterih olunuz. Arkanızda the Mahmut var, kimsenin sinema sevginizi sorgulamasına izin verecek değiliz.

Listeyi hazırlarken biraz neyi, neden izleyelim ve onu bir sebepten izleyemezsek yerine ne izleyelim gibi sorulara cevap bulmaya çalıştım. Listeye katkıda bulunmak isteyenleri yorumlara beklerim.

Shoplifters – Hirakazu Koreeda

Neden izlemeliyiz: Cannes’dan Altın Palmiye ödüllü Arakçılar – Shoplifters, ya da orijinal adıyla Manbiki Kazoku hiç şüphesiz bütün FilmEkimi tavsiye listelerinin gediklisi olacak. El mahkum. Halen çalışan yönetmenlerin en çalışkan ve en yeteneklilerinden biri olan Koreeda reisin bu son filmi, bir aile, suç ve arınma hikayesi. Koreeda filmlerinden tanıdığımız ve geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz yetenekli aktris Kirin Kiki’nin de son Koreeda filmi olmasından dolayı ayrıca ilgiyi hakediyor. Japonya’nın Oscar aday adayı olan filmin adını Mart’a kadar epey duyacağız. Film, Filmartı marifetiyle Ocak’ta vizyonda.

Yerine ne izleyebiliriz: Koreeda filmografisine ne kadar hakimsiniz, bilemiyorum tabii, ancak kendisinin son dönem işlerinden “Like Father, Like Son” ve “After the Storm”, iyi alternatifler olabilir. Ya da, biraz daha keşfe açıksanız Koreeda’nın ilham kaynakları arasında gösterdiği Mikio Naruse’nin işlerine vakit ayırabilirsiniz. Kabul ediyorum ki bu çok kolay bir iş değil, çünkü filmlerin çoğunun sadece VHS kopyaları var, nereden bulacağız. Lakin hızlı bir arama (canımız) Criterion’un kendisinin sessiz filmlerini topladığı koleksiyonunun varlığına işaret ediyor, işte şurada. Koreeda’nın sıklıkla benzetildiği, izlemeden ölmemeniz gereken filmler listelerinin gediklisi Ozu’nun filmlerine ulaşmak biraz daha kolay, Naruse ile şansınız yaver gitmezse her zaman “Tokyo Story”i izleyebilirsiniz.

We the Animals – Jeremiah Zagar

Neden izlemeliyiz: Şubat ayında Sundance’ten güzel eleştiriler ve bir de ödülle (Next Innovator Award) ile dönen “Biz Hayvanlar – We the Animals” iyi bir Amerikan bağımsızı izlemek isteyenlerin radarına girecektir zaten. Pastoral büyüme hikayelerini sevenleri de buraya alalım. Adı, yakın tarihli, pek prestijli ancak fakirlik üzerine yeni bir şey söylemeden duygusal reaksiyon biçen filmlerle (Oh hello; the Florida Project!) birlikte anılsa da, ben umudumu diri tutuyorum.

Yerine ne izleyebiliriz? İlle Filmekimi programından olsun diyorsanız, bu senenin programındaki diğer queer büyüme öyküsü, Belçika’nın Oscar aday adayı, Cannes’dan Altın Kamera ve Queer Palm ödüllü Girl; evden çıkmak istemiyorsanız, geçen senenin en yürek burkan işlerinde biri olan İzlanda menşeeili queer büyüme öyküsü Heartstone – Hjartasteinn iyi birer opsiyon olabilirler. Benzer damarlardan beslenen, ancak çok farklı bir coğrafyanın eseri olan I Am not a Witch‘ten şurada bahsetmiştik, (buz dağı hızında) gelişmekte olan  bir ülkede kız çocuğu olmak, kadın olmaya çalışmak üstüne zihin açıcı ve kalp kırıcı bir iş, üzülmeye cesareti olanlara…

Blaze – Ethan Hawke

Neden izlemeliyiz: Evet, o Ethan Hawke. Blaze, Ethan Hawke’ın yönettiği ilk film değil, kendisinin en iyi bildiği coğrafyaya, Teksaslı köklerine bir saygı duruşu hikayesi. Marfa doğumlu bir yerel efsane Blaze Foley,  yeteneği kadar trajik hikayesi ile de efsane statüsüne yükselenlerden. Hawke filmin senaryosunu, Blaze’in büyük aşkı Sybil Rosen’in anı kitabından kendisi uyarlamış. Ben şahsen izlediğim fragmanı hayli beğendiğim için, sanatçı biyografilerinden pek hoşlandığım için, filmin hikayesi, Foley’nin hayatına bizzat tanıklık etmiş birinin elinden çıktığı için, Sybil Rosen’i oynayan Ali Shawkat’ın övgülere boğulan performansını görmeye pek hevesli olduğum için ve bir de Ethan Hawke’ın müzisyenlerle ilgili hikayelere düşkünlüğüne güvendiğim için izlemek istiyorum.

Yerine ne izleyebiliriz: Country müzik ve biyografi deyince, Reese Witherspoon’a şimdilik tek Oscar’ını getiren Walk the Line hiç fena bir alternatif değil. Hiç izlememişler ve yeniden izlemek isteyenler için. Biraz daha klasik rotanın dışına çıkmak istersek Coen kardeşlerin belki de bugüne kadar çektiği en iyi film olan Inside Llewyn Davis’e uzanabiliriz (İstanbul’da olan Mahmutter’lar, toplaşın). Jeff Bridges’in Oscar’ının müsebibi Crazy Heart‘ı ve onun kadın başkahramanlı versiyonu olan (üstelik her filmin kadın başkahramanlı versiyonunu çekmek havalı bir şey olmadan önce çekilmiş, ne diyim, #respect) Country Strong‘u da unutmayalım. Bir de belki duymuşsunuzdur (!), festivalin de açılış filmi, aktör Bradley Cooper’ın ilk yönetmenlik denemesi, her 30 yılda bir yeniden çevrilen A Star is Born‘un yeni versiyonu var, ama ondan ayrıca bahsedeceğiz.

Non-Fiction – Oliver Assayas

Neden izlemeliyiz: La Binonche ve Guillaume Canet’i biraraya getiren Çifte Hayatlar – Non-fiction teknoloji bağımlılığımıza hınzır bir bakış. Ben Assayas’ın çok hastası olmasam da Binonche Hanım ile ilişkilerinin destekçisiyim, bu filmi de Binonche hazretleri için bile olsa izlerim.

Yerine ne izleyebiliriz: Festival programındaki diğer Binonche filmi, Naomi Kawase imzalı pek lirik, pek pastoral Vision, Binonche-severlere (Binonchets diyebilir miyiz?) Filmekimi’nin diğer kıyağı. Kendisini festival dışında sinemada izlemek mümkün olmayabilir, benden duymuş olun. Assayas ve tekno-bağımlılık demişken, geçen sene izlememiş olma ihtimalinize karşın Personal Shopper‘dan da bahsetmeden geçmeyelim.

Under the Silver Lake – David Robert Mitchell

Neden izlemeliyiz: Fragmandan nefis bir neo-noir müjdesi gibi görünen Under the Silver Lake‘in tek endişe verici yönü, uzun sayılabilecek süresi. Eline iyi yazılmış bir rol verildiğinde harikalar yaratabildiğine şahit olduğumuz Andrew Garfield’in başrolünde olduğu filmin altında It Follows’tan aşina olduğumuz yönetmen David Robert Mitchell’in imzası var. Fragmanda It Follows’un alameti farikası pasaklılıktan iz olmasa da doksanlar Amerikan sinemasına ve dönemin suç filmlerine göz kırpan bir şiddeti tiye alma tonu sinmiş ki, dostum, bu benim en büyük suçlu zevkim olsa gerek.

Yerine ne izleyebiliriz: Doksanlar suç filmleri dedik ya, ne kadar leş o kadar iyi. Çöpün ve b#k-püsürün içinden altın çıkarmanın ustası Tarantino’nun doksanlarda çektiği 3 başyapıtı ziyaret edebileceğiniz gibi neredeyse her birinin kadrosunda Rosanne Arquette veya Chaz Palminteri’nin olduğu bağımsız işlere de bakabilirsiniz. Artık ne kadar derine düşmek istediğiniz size kalmış.

Dogman – Matteo Garrone

Neden izlemeliyiz: Garrone’nin Gomorrah ile edindiği bir hayran kitlesi var, küçük de olsa hayli ısrarcılar. Onlar kaçırmayacaktır zaten bu işi. Dogman‘in Cannes’dan En İyi Erkek Oyuncu ve Palm Dog ödülleriyle döndüğünden bahsedelim de senenin nabzını ödüllerle tutan, pratik sinemaseverler de nasiplensin.

Yerine ne izleyebiliriz: Programdaki diğer İtalyan filmi, Berlusconi biyografisi, kendi ülkesinden çok Türkiye’de hayranı olan Paolo Sorrentino imzalı Loro da var, yozlaşmış politikacı hikayeleri izlemek için sinemaya gitmek istermisiniz bilinmez; gerçek, kurgudan hep biraz daha şaşırtıcı olmayı başarıyor nihayetinde, ancak zat-ı muhteremin İtalyan Tatlı Hayat’ına düşkünlüğünün perdey yansıması pek leziz olabilir, önceki işlerinden biliyoruz. Sorrentino’dan bahsediyorum ;o)

Capharnaüm – Nadine Labaki

Neden izlemeliyiz: Cannes ve Venedik Film Festivallerinden daha iyiyiz diye kendimizi tebrik etmemizi doğru bulmasam da, programda birden fazla kadın yönetmenin işiyle karşılaşmak, nasıl desem, yetmez, ama evet. Son yıllarda gelişmiş dünyanın pek enteresan bulduğu mülteci sorunu üzerine, mülteci çocukların göz hizasından çekilmiş bir işle yaklaşan Lübnanlı yönetmen Labaki’yi Türkiye’de de pek beğenilmiş Karamel’den tanıyoruz. Cannes’da hem Jüri Ödülü hem de Ekümenik Jüri ödülü ile dönmesi bazı çevrelerce pozitif ayrımcılık tartışmalarını alevlendirse de merak etmeden duramıyorum.

Yerine ne izleyebiliriz: Benim gibi #52hafta52kadınyönetmen gibi bir işe kalkıştıysanız Filmekimi bizi alternatifsiz bırakmamış, Winter’s Bone’dan tanıdığımız Debra Granik’in yeni filmi Leave no Trace ve Cannes gediklisi Rohrwacher imzalı Happy Lazarro, programın diğer öne çıkan işleri.

Burning – Lee Chang-Dong

Neden izlemeliyiz: Şüphe – Burning“in Murakami’nin fena halde sinematik dilinin perdeye aktarma gibi bir işe kalkışıyor olması benim için epey geçerli bir sebep. Bir de hakkında olumsuz hiç bir şey okumadım. Sene başından beri bir şekilde görme imkanı bulan hemen herkesin, özellikle fikrine güvendiklerimin övgüyle bahsediyor olması ayrıca hevesimi arttırıyor.

Yerine ne izlemeliyiz: Murakami kitaplarından etkilenen ya da direkt uyarlaması olan işler var elbette, ama acaba bu sefer film izlemek yerine Murakami’nin külliyatı ile mi ilgilenseniz? Kendileriyle ve melankolik varoluşlarıyla tanışmak için büyülü gerçekçiliğe göz kırpan hacimli romanı Sahilde Kafka ya da kısa öykü kitabı Kadınsız Erkekler‘e bir şans verebilirsiniz.

Woman At War – Benedikt Errlingsson

Neden izlemeliyiz: Çünkü adettendir, FilmEkimi’nde illa ki bir tane Kuzey Avrupa filmi izlenir. Kadın merkezli, Kuzey Avrupa’nın biten çöp stoklarından sonraki en büyük problemini; bireysel meselelerle kişisel önceliklerin dengelenmesini  irdeleyen hikayesi ile hem tanıdık hem yepyeni bir film ihtimali kendisi.

Everybody Knows – Asghar Farhadi

Neden izlemeliyiz: Bir Farhadi filmini izlemek için ne zamandan beri bir nedene ihtiyacımız var ki? En kötü Farhadi filminin bile, pek çok prestijli işten kat be kat iyi olduğunu unutmadan, Herkes Biliyor – Everybody Knows Cannes’da kimselere yaranamasa da, Toronto’da biraz daha sevildi sanki. Polisiye sosu da eksik kalmayan bu aile dramasında  Farhadi usulü, ölümsüz ve ölümcül sırlar ile Penelope Cruz ve Javier Bardem’in gövde gösterisine davetlisiniz. İcabet etmek size kalmış.

Yerine ne izleyebiliriz: Filmi oyuncuları için izleyecekseniz, zat-ı şahanelerinin daha önce birlikte görüldüğü Vicky Christina Barcelona ve Live Flesh ziyaret edilebilir belki. Bir de yine bu senenin mahsülü, kimselere yaranamayan Loving Pablo var. Merağınız Farhadi’ye ise, tembellik edip size Farhadi filmografisini önermekten imtina ediyorum, ama izlemediyseniz, özellikle de kendi ülkesinde çektiği filmleri, lütfen izleyin. Ortadoğu coğrafyasını ve insanının en iyi anlayan yönetmenlerden biri kendisi, ilaçlı tomografi gibi, damarlarınızda buz gibi bir şeylerin dolaştığını hissedecek, karanlık salondan çıkarken içinizin net bir resminin elinize tutuşturulduğunu göreceksiniz.

The Favourite – Yorgos Lanthimos

Neden izlemeliyiz: İhtimaldir ki, bu senenin en iyi filmi olduğu için. Nokta.

Yerine ne izleyebiliriz: Lanhtimos filmografisi, biraz mayın tarlası gibi, sevecek misiniz bilemem, ama sizi rahatsız edecek bir şeylerle karşılaşacağınız kesin gibi. İzlemediğiniz bir şeyler kaldıysa kendisinin filmografisini, onları çoktan hatim ettiyseniz kankalarının, Yunan Tuhaf Dalgası’nın diğer yönetmenlerinin işlerini ziyaret edebilirsiniz. Yine bu senenin programında karşımıza çıkan “Zavallı – Pity“nin altında Lanthimos’un uzun süreli senaryo arkadaşı Babis Makridis’in imzası var. Bilet bulmak çok daha kolay olacaktır. Alternatif olarak, bu senenin kadın oyuncu Oscar’ına yakınlığı ile kalbimize şarkılar söyleten Olivia Colman’ın yeteneklerine şahit olmak için Tyrannosaurus’a bekleriz. Kendisini pek yakında the Crown’ın üçüncü sezonunda, Elizabeth’in olgun yıllarında izleyip biraz daha aşık olacaksınız, ısınma turları gibi düşünün.

Bir de festivalde kaçırmanız gereken filmler var, yani zaten vizyon tarihi çok yakın olduğu için daracık festival programına sığdırmaya çalışmanıza gerek olmayan işlerden.

Zaten bilet bulmanın imkansız olduğu açılış filmi “Bir Yıldız Doğuyor – A Star is Born” var mesela, festivalden hemen sonra, 19 Ekim’de vizyona giriyor, bir hafta erken izleyeceğiz diye boşu boşuna üzmeyelim birbirimizi. Hikayeyi çok merak ediyorsanız klasikleri, Judy Garland’lı ve Barbara Streisand’lı versiyonlarını izleyerek nefsinizi köreltebilirsiniz. Bir de doksanlı yıllarda, o zamanın çoook ünlü bir çiftiyle çekilmiş bir yerli versiyonu var, bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Keza, Luca Guadagnino’nun “Suspiria”sı Kasım’ın ilk haftası vizyonda. Zaten oturmaktan poponuzun ağrıdığı bir günün sonunda 152 dakika daha oturup acılar içinde Suspiria izlemekten kaçınmak isteme ihtimalinize karşı, haberdar olmanızı isterim. Diğer vizyon tarihini bildiğimiz filmler şöyle, rica ederim ne demek.

  • Ekim
    • Kings: 12 Ekim
    • Bir Yıldız Doğuyor – A Star is Born: 19 Ekim
    • Müze – Museo: 26 Ekim
    • Kindergarten Teacher: 12 Ekim – sinema / 19 Ekim – Netflix
  • Kasım
    • Suspiria: 09 Kasım
    • Climax: 09 Kasım
    • Whitney: 16 Kasım
  • Aralık
    • The Man Who Killed Don Quixote: 07 Aralık
    • Happy Lazarro: 14 Aralık
    • Soğuk Savaş – Cold War: 21 Aralık
    • Woman At War: 28 Aralık

Bitirirken, Filmekimi’nin bu seneki görsel iletişim işlerinin her şeyden önce seyircisinin zekasına ve estetik anlayışına hakaret etmesine azıcık sinirlendiğimi de belirtmeden edemeyeceğim (Hayır, parodi bu değil). Evet, şehrin en iyi festivali halen Filmekimi, ancak film dünyasını değişen dağıtım dinamikleri ve dönüşen film izleme alışkanlıkları ile birlikte film festivallerinin de kendilerini değiştirmek zorunda kalacağı bir kırılma noktasına doğru hızla ilerlerken, keşke biraz daha çabalıyor gibi yapsalardı. Olsun, seyirci bunu da sineye çeker, yeter ki açık olsun perdeler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s