Gâvur Mahallesi’ne bin selam…

90’larına kadar doğduğu köyden başka bir yeri görmemiş babaannem, yıllar yıllar sonra, alzheimer hastalığının zorunlu ikametgâhı olarak İstanbul’a getirildiğinde, hafızasını henüz tümüyle yitirmemişti. Ama çocuk da torun da çok olunca hatırlamak kolay değildi. Sıra bana geldiğinde hatırlamasını kolaylaştırmak için kurulan cümlelerden biri de “hani gidip başka köylerde kayboluyorlardı” olmuştu. Babaannem, işte bu gezenti halimden beni bilmişti, aklında böyle yer etmiştim demek.

Bu alışkanlığım İstanbul’da da sürdü tabii. İstanbul’da da sürdü derken, evet, ben İstanbul’a sonradan gelenlerdenim, yani dışarlıklı olanlardan… Hiç unutmam, bir seferinde şeker toplayalım derken sadece kendi mahallemizi değil, koca bir ilçeyi aşıp Merter sınırına dayanmıştık. Gerçi üniversite hayatı boyunca bana ve haliyle nazımı çeken sevgili arkadaşlarıma kantin keyfi yaptırmayan bir yabaniliğim de olmadı değil, ama o sayılmaz. Sonuçta fakülte bahçesinin merdivenlerinde oturmak çok daha güzeldi. Sanıyorum buna kimsenin itirazı olmaz.

Yıllar içinde sokakta olma, başkalarının arasına karışma merakım farklı bir boyut daha kazandı. Utanarak söylüyorum ki iyi bir yan masa dinleyicisi, becerikli bir karşı pencere röntgencisiydim. Dışarıdan hikâyeleri alıp eve getirmeyi seviyordum. Neden, bilmiyorum.

Üniversiteye kadar zaman bir şekilde kendime benzeyen insanlarla, tanıdık bir hayatı sürerek geçmişti. Bu bir seçim değildi elbette, daha çok güvenlik önlemi gibi bir şeydi. Dedim ya, İstanbul’a sonradan gelenlerdenim. Göç dalgasında, adet olduğu üzere her yeni gelen sessizce kendinden öncekilere eklenir ve kozasını bir parçası olduğu hemşehrileri etrafında örmeye çalışır. Arada bir o kozadan başını dışarı çıkarıp sığındığı şehre bakmak çoğunlukla yeter, fazlası kaybolup gitme korkusudur… Üstelik bizim sırtlayıp beraberimizde getirdiğimiz, dışarıda kilit vurulan, içeride bile kısık sesle paylaşılan başka aidiyetlerimiz de vardı; yani kozamız çok daha küçüktü.

Belki evin, mahallenin dışına olan merakımı dürten biraz da buydu. İnsan kendi hayatındaki bazı boşlukları, başka hikâyelerde bulup çıkarmaya, bu arayışıyla bir şekilde kendi hikâyesini de yaratmaya çalışıyor galiba.

İşte bu gönüllü hikâye avcılığında bir de imdadınıza öyle yazarlar yetişiyor ki, iştahınız daha da kabarıyor. Tekrar üniversiteye dönmem gerek: Sevgili hocam Kayıhan Güven’in, “iyi bir gazeteci şartı” olarak kolumuzun altına sıkıştırdığı Yaşar Kemal röportajları, Sait Faik hikâyeleri, Salâh Birsel denemelerinin arasında ısrarla okumamızı salık verdiği Dido Sortiriyu’nın Benden Selam Söyle Anadolu’ya, Marai Yordanidu’nun Loksandra: İstanbul Düşü ve Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi kitapları da vardı.

5b62f5ec0e32f82bd880933b

Kayıhan Hoca, son dakikada bir huysuzluk yapmasa (bilenler bilir, kendisi biraz huysuz bir hocamızdır), öğrencilerine bu kitapları mutlaka okumaları gerektiği şartını neden koştuğunu eminim çok daha iyi anlatırdı. Şimdilik hakkımız saklı kalsın, ama çok belliydi ki hocamız, bu toprakların çok sesli yüzünü tanımadan gazeteciliğe adım atmamızı istemiyordu.

Mıgırdiç Margosyan’la bu sayede tanışmış, onun anlattıklarını da diğerlerinki gibi severek okumuş, hatta galiba biraz daha fazla etkilenmiştim.

Diyarbakır’ın Hançepek, namıdiğer Gâvur Mahallesi’nden aktarılanlar o kadar canlı, o kadar geveze, o kadar renkliydi ki; Margosyan’ın, okuyucusunu tebessüm ettirmeye çalışan bütün gayretine rağmen, insan bir parçası olamadığı bu yaşantının artık sadece anılarda kalmış olmasına hayıflanıyordu.

Gâvur Mahallesi’nden aktarılanlar o kadar hakiki, o kadar sahiydi ki; içi dışı kurumuş günümüz dünyasından bakınca insan ister istemez hayret de ediyordu. Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Yahudi, Kızılbaş sözcükleri, değil aynı cümle içinde, aynı mahalle, aynı yaşantı içinde yan yana gelirken bile bir sakınca doğmuyor, diller, inançlar, kültürler, insanlar öcüleşmiyordu.

Yani gerçekten hayret vericiydi!

Misal, anlatılanlar sadece, bütün yeni yetme gazeteci adaylarının ilk haberlerinde en az bir kere başvurduğu o cümledeki “ezan sesine karışan çan sesi” değildi. Kalabalık pazar ayinleri, kalabalık vaftiz törenleriydi aynı zamanda.

Ya da ne bileyim; sokaklarda bir anda karşımıza çıkıp amansız güzelliğiyle bizi kendine hayran bırakan bir eski yapı, bir tarihi miras da değildi. Sokağın, mahallenin, dokunun kendisi, mirasın sahibiydi.

Yahut rakı soframızı süsleyen topik, hep aşinası olduğumuz Sarı Gelin, şapkacı Madam Maria veya ‘benim de Ermeni tanıdıklarım var’dan ibaret de değildi anlatılanlar. Herkesin kendi diliyle ötekini selamladığı komşularımız, birlikte kurduğumuz sofralarımız, hep birlikte kutladığımız bayramlarımızdı.

Ve insan gerçekten hayret ediyordu; bütün bu insanlar, orada öyle kanlı canlı duruyorken, öyle çokken, öyle birbirleriyle sarmaş dolaş yaşayıp gidiyorken, ne oldu da geriye sadece bir iz olarak kaldılar? Her şey nasıl uçup gitti de bir zamanların hakikatinden bize sadece nostaljisi kaldı?

Biraz sitem, belki bir ah denk gelebilir bu sorunun yanıtına, ama Ağavni’nin duasına haksızlık olmasın. “Kötüsü gitsin, iyisi gelsin… Kötüsü gitsin, iyisi gelsin…” diyen o hayır dua burada da dursun.

Peki Gâvur Mahallesi’nden benim payıma ne düştü derseniz?

En kestirmeden söylemek gerekirse, Mıgırdiç Abi’nin anlattıkları ta Diyarbakır’dan çıkıp gelip İstanbul’da yolumu bulmama yardımcı olmuştu. Hepimizin göbek bağını Kure Mama’nın kesmiş olması ihtimali, iyileştirici bir totem gibi ışığını yakıp durur hâlâ.

Kötü tarafından bakarsak, ANILAR belasını başıma musallat edenlerden biriydi Margosyan; kendime öyle bir mahalle, öyle komşular bulma ümidiyle bir gözüm geçmişte hâlâ sokaklarda geziniyor, tanıdık bir ahbaplık duygusunu aramaya devam ediyorum…

5bb5f03261361f17d8dc9636

Gâvur Mahallesi’nin ilk yayınlanış tarihinin üstünden 26 yıl geçmiş. Mıgırdiç Margosyan ise bu yıl 80. yaşını kutluyor. TÜYAP Diyarbakır 6. Kitap Fuarı’nın konuğu olarak geçtiğimiz günlerde doğup büyüdüğü şehirle bir kez daha buluştu Margosyan. Birkaç yıl içinde Sur’un bir sokağına verilen ismi, tahmin ettiği üzere çok geçmeden sokaktan geri alındığı gibi Gâvur Mahallesi’ni de içinde barındıran Sur, Toledo olma yolunda TOKİ’ye teslim edildi. O mahallede yaşananlar, bize ulaşana kadar masala dönüşmüştü, şimdi kitabın kendisi de başka bir nostaljinin öznesi olarak kuşaktan kuşağa aktarılacak… Nasılsa hatıralarımız betondan güçlüdür!

Nasılsa her şeyin, ancak kendi yerini bulduğunda huzura kavuştuğu hakikati hiç değişmeyecek. Hatırlarsanız Hrant Abi de uzun uzun anlatmıştı, su gelip kendi çatlağını buluyor, oradan içeri giriyor demişti. Bunu en son Charles Aznavour’un vedasında duyduğumuz ezgiyle bir kez daha anladık. Ne kadar da Anadolu ezgilerine benziyor dediğimiz, Anadolu’dan sürgün edilen Kütahyalı Gomidas’ın Dle Yaman’ıydı. Bizim huzursuzluğumuzun şifası da o ezgide gizlidir belki.

Lafı çok uzattım, elimdeki kitabında “Gâvur Mahallesi’nden selamlar…” diye not düşen Mıgırdiç Margosyan’a ben de selamlarımı ileterek kendi adıma noktayı koyayım. Bilmeni isterim ki selamın bana çok şey getirdi, çok şey anlattı Mıgırdiç Abi.

Büyüdükçe anadilimle daha da kaynaştıysam, kesin o okuduklarımın da etkisi var. Anadilini hâlâ konuşamayan biri olarak annemin, kırık Türkçe’sine karşın kendi dilini konuşurken sunduğu şovu, aynı anlatı içinde Zazaca’dan Kürtçe’ye, Kürtçe’den Türkçe’ye geçişindeki kıvraklığını biraz da senin sayende keşfetmişimdir.

Eskiden babamın, televizyonda ne zaman Alevilerin bahsi geçse, ne zaman bir Alevi deyişi ekrandan odaya sızıverse çocuk gibi heyecanlanıp varlığımız sanki onaylanmış, sanki tüm dünya tarafından kabul görmüş gibi sevinmesine hem kızar hem de gülerdim. Çoktandır bu gibi anlara karşı büyük bir şefkat duyuyorum. Playlist’imdeki Alevi deyişlerinin her geçen gün arttığını da itiraf etmeliyim. Belki bunda da hakkın vardır.

Bir de sizlerden devraldığımız Barış özlemini buraya eklemek isterim. Geçen yıl, kuş-yazılı çantalardan almak üzere Gülşah’la Aras Yayıncılık’a gitmiş, kuş-yazılı defterlere de rast gelmiştik. O Adalet’i seçmişti, bense Barış’ı. Adalet varsa Barış vardır Güler demişti bana… Bilmiyorum Gülşah’a neden Barış’ı seçtiğimi tam olarak anlatabildim mi ama böyle zamanlarda elim hep Barış’a gider. Bu küçük seçimim, sanki bir şeylerin, birilerinin boynunu bükük bırakacakmış gibi hissederim. Mesela bugün 10 Ekim ve üç yıl önce Ankara’da Barış için bir araya gelenleri unutmadım.

Benden de selam olsun Gâvur Mahallesi’ne; bilge Kure Mama’ya, dertli Ağavni’ye, zangoç Deli Uso’ya, demirci Dikran’a, dişçi Ali’ye, puşici Samo’ya, yemenici Haço’ya, kalaycı Sago’ya ve diğerlerine… Ve çocuk Margosyan’a ve canım Tahir Elçi’ye, bin selam.

*Not:

Bu yazıyı aslında fuar dönemine hazır etmeyi planlıyor ve Mıgırdç Margosyan’ın başka okurlarına da ulaşıp birkaç yorum almayı hayal ediyordum. Sevgili Aslı, mesajım ona ulaşır ulaşmaz “Mıgırdiç Abi beklemez,” diyerek ertesi gün metni paylaştı, ancak ben onun hızına yetişemedim. Türlü aksilikler oldu, yazı gecikti. Affola Aslıcım!

Son olarak Mıgırdiç Margosyan, Gâvur Mahallesi ve yazarın diğer tüm kitaplarıyla ilgili bilgilere www.arasyayincilik.com’dan ulaşabilirsiniz. Margosyan’ın tüm eserlerini bir araya getiren “Fıllaname”nin tek sefere mahsus özel baskısıyla raflarda yerini aldığını da buraya not düşeyim.  

 

Aslı Ulusoy-Pannuti

(Serbest gazeteci ve Paris turist rehberi)

İstanbul’un Eyüp Sultan semtinde, 80’lerde geçen çocukluğum boyunca adlarını bir kez bile duymadığım Hıristiyan, Musevi, Rum azınlıklarla tanışmam, gazetecilik okulundaki eğitimim sırasında dünyamı değiştiren, hayata bakışımı baştan aşağı yenileyen sevgili Kayıhan Güven hocam sayesinde olmuştu. Her fırsatta elinde yeni bir kitapla gelip, “Bunları okumadan gazeteci olunmaz” diyordu hocam. Ve o kitaplardan belki de en etkilendiğim Mıgırdiç Margosyan’ınkilerdi. Çocukluğun iyisiyle kötüsüyle nasıl bir hazine olduğunu, yedi yaşın yetmiş yaşını nasıl çizdiğini, bugünlerde kaybolmuş bir azınlık dünyasında, kendine özgü üslubuyla kah güldürerek, kah ağlatarak anlatıyordu Margosyan. Yıllar sonra bir dergi söyleşisi nedeniyle tanıştığım bir başka azınlık yazar, Lübnan asıllı Fransız Amin Maalouf sohbetimiz sırasında ısrarla, “İnsanlar ağaç değildir, kökleri yoktur ve yürüyüp yer değiştirirler” dese de, ‘kök’ dediklerinin insanın iliğine kemiğine işlediğinin etli kanlı kanıtıydı Margosyan’ın yazdıkları. Müezzin Nusret de, zangoç Uso da, Gavur Mahallesi’nin ‘fılle’leri de hep bir yolunu bulup üzerlerine inen zaman perdesini aralıyor, Margosyan’ın satırlarından sızıp uzak zamanlara, bizlere selam veriyordu. 2000’li yılların başında bir dergi için kendisiyle söyleşiye gittiğimde imzalayarak hediye ettiği kitabı ‘Söyle Margos Nerelisen?’in girişine şöyle bir not düşmüştü Margosyan: “Sevgili Aslı Ulusoy, Söyle! Sen nerelisen?” Bu yıl kaybettiğim, 50 yıllık İstanbullu, aslen Urfalı babamın son zamanlarında sıkı sıkıya sarıldığı, hayatımda bir kez gittiğim Urfa’nın benim için giderek kabaran ‘hayali nostalji’si, Margosyan’ın Diyarbakır’ında, İstanbul’unda capcanlıydı, çok gerçekti… Her ne kadar anlattığı dünya tarihe karışsa da… Ama gerçek nostalji bu değil mi zaten?

Gökçe Çiçek Çetin

(Editör, Yayıncı, İstanbul)

Bazı insanları ilk bakışta severiz. Bazılarını tanıdıkça. Peki ya bakma ve tanıma fırsatımız olmazsa nasıl severiz? Bize ulaşan eserlerine göre herhalde… Mıgırdiç Magrosyan söz konusu olduğunda ise, aslında ilk başta bilmeden, tanımadan, sebepsiz yakın hissettim kendimi ona. Bu ülkede azınlıklara yönelik halimiz tavrımız ortadayken, o kendisi vicdan gibi karşıma çıkan insanlardan biri oldu. Ama sonra, daha ilk kitapta, sahici, içten, hani derler ya insanın yüreğine işleyen üslubuyla beni etkiledi. Bulunduğu coğrafyaya yabancı olmayan, onu derinlemesine özümsemiş bir yazarla, dahası kendisiyle dalga geçebilen, etnik kökeninin altını çizme ihtiyacı duymayan, dost bir insanla tanışmıştım. Dolayısıyla, zor olan onu sevmek değil, sevmemekti.

  •  Bir parça da okuma: Söyle Margos Nerelisen?

“Diyarbakır’da evimizin küçük avlusunda oynarken, nereden nereye bilemiyorum, anamın sık sık tekrarladığı yarısı Ermenice, diğer yarısı da Kürtçe olan bir cümleyi anımsadım: ‘Berdan berdan eğenk lao…’ Anamın o günlerde söylediği, ‘parça parça olduk oğlum’ veya ‘paramparça olduk lao’ cümlesindeki gibi doğrusu o günlerde pek de anlamış değildim. Sonra, çok sonraları ancak bu kısacak, bu iki kelimelik cümlenin ne denli hüzünlü bir yaşamın ifadesi, belki de sayfalarla anlatılması gereken bir ‘acı geçmişin’ özeti olduğunu anladım. Birinci Cihan Harbi’nin o ‘körolası seferberlik’ günlerinin ardından derelerin altından çoook sular akıp gitti. Ne idüğü belli olmayan, hangi kara kalemin yazdığı da henüz bir türlü anlaşılamayan o kapkara alınyazısı sonucunda, evlerinden, köylerinden sürgüne gönderilerek, ilelebet bir daha dönmemek üzere kaybolanların ardından, geride kalanların, birbirlerini iki satır yazıyla şuraya buraya mektup döşenerek bulabilmek için çırpınışlarını da anımsıyorum. Diyarbakır’dan İstanbul’a okumak, kendi anadilimizi öğrenmek için geldikten iki sene sonra, yaz tatilinde Diyarbakır’a döndüğümde, ne kadar Ermenice öğrendiğimi öğrenmek isteyen, bunu merak eden babamın şu sözlerini unutmam mümkün mü? ‘Hadi Margos, al elen kâğıtla kalemi bizim İstanbul’da Ermenice ğazatalarına bi tene ‘gı pındrıvi’ mektubu yaz!’ Babamın buyruğu üzre elime kâğıt ve kalem alarak onun ‘gı pındrıvi’ yani ‘aranıyor!’dediklerini yazmaya başlamıştım: ‘Aslen Diyarbekir’in Piran kazasına bağlı Heredan köyünden dört yaşında ‘kefle’ye çığan Sarkis Margos, Seferberlik’te kaybolan akrubalarından ……….’yı aramağtadır. Her kim ki onların yerini bılise ‘haylığ’ içün aşağıdaki adrese yollamalarını…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s