Bütün bu fotoğraflar en çok bizim, Ara Güler’in bile değil…

Baştan söylemek gerekirse Ara Güler’le ilgili yazacağım ilk yazı bu olmazdı. Çok sevdiğim bazı fotoğraflarını kendimce hikayeleştirmeyi tercih ederdim… Zaten yaşantısını çok yakından takip ettiğim biri değildi Ara Güler, onunla ilgili öyle kıyıda köşede sakladığım anılarım da pek yok. Ben kendisini daha çok fotoğraflarıyla tanıdım, fotoğrafçı olarak tanıdım. Ama mesela kıyıda köşede kalmış fotoğraflarını bilirim, fotoğrafların bir hikâyesi varsa onları okumayı, dinlemeyi de severim…

Bir de en çok huysuzluğunu, aksiliğini bilirim. Bilmeyen de yoktur herhalde. Bunlarla bizzat tanışmışlığım da var. Şöyle ki: Yıllar önce Giovanni Scognamillo ile söyleşi yaparken Ara Güler de uğramıştı masaya. Birden söyleşi seyir değiştirmiş, soruları bu kez o sormaya başlamıştı ve sıra benim yaşıma gelince kahkahayı patlatıp “seni bu yaşta dergiye yayın yönetmeni mi yaptılar” diye alay etmişti. Haksız da sayılmazdı hani; 27 yaşında, daha neyi tecrübe ettin ki yayın yönetmeni oldun?

Neyse, konumuz bu değil. Konumuz Ara Güler’in zatı şahaneliği de değil. Ben iki gündür birbirimizi vurup durduğumuz bu şiddetli iletişim haline takılıyorum sadece. İtirazım, hak, hukuk, adalet savunuculuğu yaparken bile sahiplendiğimiz bu şiddetli iletişimin, kendi başına bir haksızlığa dönüşmesinde. Aynı şiddetten beslenmemek için de dün öğlen saatlerinde yazdığım bu yazıyı bekletip durdum. Arada bir açıp bazı cümleleri kendimce biraz daha sakinleştirdim. İlk okumada gelen birkaç arkadaş yorumuyla da bu zorunlu açıklamayı yapma ihtiyacı duydum ki bilenip gelmişim gibi anlaşılmasın.

Emin olun hiç üstüme vazife değil Ara Güler’e yöneltilen öfkeye bilenmek. Ona sıra gelene kadar daha neler var neler. Hepsi birbirinden keskin, hepsi birbirinden öteki kimliklerle yaşayan biri olarak bir dolu haklı kırgınlığım, kızgınlığım da var. Başkalarının da var. Çok daha fazlası, çok daha haklısı var… Hepsinin bir ucundan kibrit çaksak belki bütün dünyayı yakar geçer. Ama bu bizi barıştırmadığı gibi iyileştirmiyor da; her defasında bizi dünyanın iki keskin ucuna savurup sevdiklerimizi de birer birer yutuyor. Sonunda elimizde sadece öfkemiz kalacak, ben ona üzülüyorum. Hayır bu öfke, sevgili Ahmet Şık’ınkine benzer bir öfke olsa da bir yumruk gibi her koşulda kötülüğün, her türlü haksızlığın önünde durmamıza yarasa, başımın üstünde yeri var. Hep beraber dövüşelim… Ama ben şahsen öfkemizin asıl muhatabından biraz saptığını, daha çok kendi haklılığımızın bayraktarlığına odaklandığını düşünüyorum… Bir anmadan çok sorular yumağına dönüşen bu yazıyı da bunun için yazma ihtiyacı duydum. Kim olarak? Gezi’de, 1 Mayıs’ta, 8 Mart’ta, Onur Haftası’nda, Cumartesi Anneleri oturma eylemlerinde, Hrant Dink anmalarında, ve Newroz’da, Roboski’de, Suruç’ta, 6 Haziran’da, Ankara’da, Barış Akademisyenleri’nin hak arayışında, daha bir dolu itirazda yanınızda olan, kolunuza giren bir arkadaşınız olarak… Önemli not: Burası halkların demokratik blogu elbette, ama yazdıklarımın hepsi sadece beni bağlar, diğer Mahmut’ları temsil etmez.

 

 

 

 

 

Hoopp, dalıyorum konuya: Ara Güler sağcı mıydı, solcu muydu, doğrusu bunları pek bilmiyorum, peşine de düşmedim. Kendisinin de böyle bir vurgusu olmadı yanılmıyorsam, varsa da ben kaçırmışım. Gezi’den ibaret olmayan Türkiye’nin kötülük tarihinde ne yapmış, nerede durmuş, ne çekmiş, sorgulamadım, buna ihtiyaç duymadım diyelim. Misal “asmayıp da besleyelim mi” diyen bir katili, neden melon şapkası, kuyruklu smokiniyle öyle şık şık fotoğraflamış olmasına içerlemedim. Buna karşın yanı başında 700 küsur haftadır Cumartesi Anneleri oturma eylemi yapıyordu, dünyanın en vicdansız kötülüklerinden biri için dünyanın en haklı eylemini yapıyordu, acaba neden Ara Güler imzasını taşıyan bir fotoğraf görmedik de demedim. Kimseye neden daha güçlü bir şekilde bu annelerin yanında olamadık sorusunu sorma hakkını kendimde bulmadığım gibi.

Çünkü onun yaşadığı çağın tanıklığını üstlenen bir foto-muhabiri olduğunu biliyordum. Çünkü fotoğraflarına bakınca durduğu yeri ve taşıdığı hissiyatı tahlil etmek çok daha kolaydı. Gördüğü şeyleri de çok sevdim. Bu yüzden elim, kanlı 1 Mayıs’ta çektiği fotoğrafları değil de o şiir gibi İstanbul fotoğraflarını, sokağın, hayatın içinden öylece çıkıp gelen insan portrelerini paylaşmaya gitti hep.

 

 

 

 

 

Gönül isterdi ki hayatının son yıllarında da görünmezliğini korusaydı, konuşan sadece fotoğrafları olsaydı. Sitemim, çektiği fotoğraflara değil, kurduğu cümleler içindir; ama sanmıyorum ki maruz kaldığımız kötülük bu cümlelerden daha çok güç, daha çok ilham almış olsun, veyahut onun cümleleri yaşadığımız kötülüklerin onayı olsun.

Huysuz, aksi, müdanasız sıfatlarıyla anılıp duran, fotoğrafları bile serseriliğinin aynası olan bir ihtiyarın, 80 küsur yaşlarında kolladığı hangi çıkarı onu yandaşlığa itmiş, bu şirinliği ona ne tür ayrıcalıklar sağlamış olabilir, ben bilmiyorum açıkçası. Beyoğlu’nda sokaklar masalardan temizlenirken kendisinin bile olmayan kafenin sokağa taşan masaları olabilir mi? Hadi canım!

Müsaademizle, “Affedersiniz Ermeni” diyen bir adamın fotoğraflarını çekip çekmeme kararı, bir Ermeni olarak önce Ara Güler’e ait olsun. Onun ataları da zalimce bu topraklardan sürülürken bahçedeki bozuk kuyuyu tamir etme derdindeydi, o kuyu kendinden sonrakilere de su taşısın diye… Bir bildiği vardır belki Ara Güler’in de, tarihe düşülmüş bir mesaj gizliyordur bu karar belki… Ya da yoktur, gizlemiyordur, ama bu konudaki hükmün kesinliğine biz varmamalıyız, hangi hakla?

 

 

 

 

 

İnsan, değer verdikleri yanında olsun istiyor tabii, ben de istiyorum, yanımda görünce daha bir seviniyorum, daha da seviyorum… Peki, bizim durduğumuz yerin en doğru yer olduğuna kim karar veriyor; misal Diyarbakır’dan bakınca da o yer aynı doğruları temsil ediyor mu? Oturduğumuz yerden yaptığımız muhalefetin kime ne hayrı dokunuyor? Kimi ne kadar yalnız bırakmadık, kimlerin haklı mücadelesine ortak olduk, hangi bedeli ödemeyi göze aldık ya da örgütlü, sistemli bir tavır, bir protesto kültürü koyabildik mi ortaya? Taybet Ana’nın cenazesinin 7 gün sokakta kalmasına çıt çıkarmadığımız veya hep andığımız Berkin’in devam eden davasını giderek azalan bir kalabalıkla sahiplendiğimiz gerçeğinden azade mi muhalifliğimiz?

Evet Gezi çok değerliydi, çok öğreticiydi, çok güzeldi; orada olmak, oradaki taleplerin haklılığını, dokunulmazlığını savunmak hepimiz için çok anlamlıydı, hâlâ da öyle. Ama Gezi’yi, suçun asıl sahiplerinden başka, orada olmayanların, bu konuda yeterince cesaret gösteremeyenlerin iyiliğini-kötülüğünü sınadığımız bir Sırat Köprüsü belleme hakkını nereden alıyoruz?

Öyleyse Gezi’den öncesini ne yapacağız? Gezi’den sonrasını, içinde bulunduğumuz şu günlerin kötülüğünü nereye, kime yıkacağız? Nasıl işin içinden sıyrılıp kendimizi ayrı yerde tutacağız? Gerçekten bu kadar mı eminiz herkes ama herkes adına adil, özgürlükçü, korkusuz bir hak arayışı mücadelesi verdiğimizden? Sorular, sorular… Sonuç olarak her şey gözlerimizin önünde oluyor işte. Hepimiz buradayız, neler olup bittiğini görüyor, izliyor ve giderek daha çok alışıyoruz. İş öyle bir karıştı ki, öyle üstümüze başımıza bulaştı ki varlığımız bile kötülüğün iktidarına armağan olacak hale geldi. Çık çıkabilirsen bataklıktan…

 

 

 

 

 

Belki biraz çocukça bir itiraz olacak ama Ara Güler yandaş biri olsaydı örneğin Yaşar Kemal’le bir ömrü omuz omuza geçiremezlerdi, çoktan bir yerden patlak verirdi… Yaşar Kemal bu ya, yutar mı? Bir yol arkadaşının, kendi dostunun yandaşlığına itirazı, biz muhaliflerin fotoğrafçı Ara Güler’in yandaşlığına itirazından daha büyük olurdu herhalde… Gerçi Yaşar Kemal de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü almıştı, allahtan tarih 2008’di, cumhurbaşkanı da Gül’dü, yoksa durum bizim nezdimizde bozacı-şıracı hesabına varırdı belki. Şener Şen diyeceğim, onun da devlet sanatçılığını reddedememe zayıflığı var elimizde. Orhan Pamuk’a hiç değinmeyeyim, o zaten en suçlusu, kahrolası yetmez ama evet’çi! En iyisi William Saroyan deyip bu eli kapatayım, onun deliliği hepimizi susturur. Bakın çevresi güzelmiş hergelenin!

Özetle: Bu kulaklar Cem Karaca’nın h*ca ef*ndiye düzdüğü övgüleri de duydu. Sosyalist, ateist Cem Karaca’nın… Herkes Vedat Türkali gibi tertemiz bir zihinle gitmiyor bu dünyadan. Ne bileyim, belki bu işte biraz da yaşlılık vardır… Sitem, eleştiri tamam da, geriye kalan onca iyiliği güzelliği iki satırla harcamak, bununla da kalmayıp üstüne sövmek haksızlık, hatta biraz hadsizlik değil mi? Hem ne münasebet, bütün bu fotoğraflar en çok bizim, Ara Güler’in bile değil. Sırf iki fotoğrafına, iki sözüne kızdık diye niye onlardan vazgeçelim; eski sevgiliden kaçar gibi niye görünce yolumuzu değiştirelim…

 

 

 

 

 

Kendi adıma: Devrin daim olsun Ara Güler, bizde böyle derler… Sevdiği bir sokağı, oradan her geçişinde bildiği gibi gördüğü için bile kendini şanslı sayan, gecenin bir yarısı yükselen bozaaaa sesiyle büyülenen, kendi küçük hatıralarına sıkı sıkıya tutunan, şehrin nostaljisini kendisinden çok seven biz İstanbul fukaralarına muazzam bir görsel miras bıraktığın için teşekkürler. Biz ki İstanbul’un kenar mahallelerine yolunu düşürmekten, yoksul insanlarını görmekten bile korkarız, sen olmasan ayyaşları, hamalları, garibanları, serserileri, hayatın süssüz yüzünü nereden bilecektik… Ayrıca senelerce kitaplarımın arasında sakladığım, Cibalikapı kahvehanelerinde çekilmiş o çok yakışıklı Orhan Kemal fotoğraflarının ve daha nicelerinin hatrı öyle kolay biter mi?

Yalnız şu da içimde kalmasın: Tamam 27 yaşında dergiye yayın yönetmeni olunmaz da, biz sana o halde 20’lerinde sen nasıl foto-muhabir oldun dedik mi? Gerçi Haluk’a da “senin daha b*kun yalıya varmadı, ne gazetecisi” demişsin, bana yine insaf etmişsin! Sitemlerimi arz ederim :) Bir de fotoğraf çekmeye yeni yeni heves etmiş biri olarak gözün üzerimde olsun, olur da ben değil de sen ta oralardan görürsen lütfen dürt beni sevgili huysuz Ara Güler!

 

 

 

 

 

*İlaveten: Şuraya Ara Güler’in “Babil’den Sonra Yaşayacağız” kitabından bir öyküyü de bırakıyorum, belki okumak istersiniz. Güler’in öykülerini içeren kitap, geçtiğimiz aylarda foto-albüm olarak da yayımlandı.

 

BABAMIN ÖYKÜSÜ

Bir gün babam bana şöyle dedi: “Gidersin, gelirsin, gazetelerde röportajların çıkar, okuruz, fotoğraflarına bakarız, ama bize bir hayrın yok.”

“Niye?” dedim.

“Bir gün beni alıp da bir yere götürdün mü?”

“Seni nereye götüreyim ki?” diye sordum. “Nereye istersen gidersin, patronsun.”

Bana baktı, yarı alaylı, yarı ciddi, “Bir gün alıp da beni memlekete, doğduğum yere götürmeyi düşündün mü?” dedi. “Doğduğumuz evi görmek istiyorum. Hem gel, sen de gör. Beni sen götürürsen bir değeri olur. Yoksa her köy köydür.”

Kaçamak yapmak olmayacaktı. İşimi ayarladım, vapurla Giresun’a, oradan da taksi tutup Şebinkarahisar’a gittik. Yolda giderken dağlar gittikçe yükseliyordu. Bitki türü değişiyor, yükseldikçe ağaçlar çam ağaçlarına dönüşüyordu. Adını anımsayamadığım bir yerde karşımıza boz dağ çıktı. Burası ünlüymüş. Sac kavurması yedik. Keyifliydik. Baktım, bu toprakların adamı olmak istediği belliydi. Altı yaşındayken Şebinkarahisar’dan ayrılmış, İstanbul’a okula gönderilmişti. Bir köy çocuğuyken kentli olmuştu. Sonra anımsadım. Zaman zaman bu dağları bir haftada yürüyerek nasıl kıyıya, yani Giresun’a vardıklarını daha önce anlatmıştı. 1910’lar olsa gerekti. Bayağı büyük bir şans. İstanbul’un Ortaköy’ündeki okulda temiz bir okul üniforması giymek, pazar günleri Kuruçeşme’deki kilisede Gomidas’ın korosunda şarkı söylemek, kendi yaşındaki kentli çocuklarla oynamak, gülebilmek… Ve yıllar geçmiş aradan, az zaman değil, yetmiş yıl. İşte şimdi köye gidiyoruz.

Doğduğu köy Şebinkarahisar’ın Yaycı köyü, 6-8 kilometre ötede. Yol yok ama traktör gider dediler. En sonunda yüksek karoserli bir araba bulduk ve köye vardık. Herkes “merhaba” diyor. Anlattık, ayranlar içtik. Köyün bütün adamları, herkes, teker teker “merhaba” dedi, yine ayranlar tazelendi. Sonra hep birlikte düştük köyün yollarına. Peder evini arıyor. Sağa saptık, sola saptık, sonunda, “İşte burasıydı,” dedi. Gösterdiği yerde ev mev yoktu. Harabe olmuş. Karşımızda büyük taşlarla örülmüş bir duvar yığını vardı. Belli ki ev yıkılmış, zamanla yok olmuş.

Babam birden köylülere döndü, “Köyün meydanında çeşme vardı, bir sürü yerinden su akardı. Nerede?” dedi.

“Aha burada,” dediler.

Gittik, peder çeşmenin her gözünden doya doya su içti. “Oh be,” dedi, “Su dediğin budur işte.”

Oradan buradan konuşuluyordu. Peder birden harman yerini sordu. Onlar yine, “Aha işte şurda,” dediler. Oraya gittik. Peder, boş duran döveni göstererek, “Ben hep buna biner, döner dururdum,” dedi. “Belki de ağırlık olsun diye anam beni buna bindirirdi. Ama ben de çok hoşlanırdım doğrusu.”

Köylüler, Ahmet, Mehmet, Yusuf, İsa… Pedere baktılar, sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar: “Yine binmek istersen, hemen hazırlarız,” dediler. “Bin işte.”

Biri öküzleri getirdi, biri döveni öküzlere bağladı. Derken peder de ceketini çıkardı, bindi dövene. Elinde bir dal, “Deh!” dedi, öküzler yürüdü, döndüler, döndüler, döndüler. Peder o anda altı yaşındaydı. Öküzler gidiyor, o dövene oturmuş, bizim gördüğümüze göre dönüp duruyordu. O eski günlerdeki gibi anası kim bilir ne zaman, “Artık yeter” diyecek, “Gel buraya” diyecek… O dönüyor, altı yaşındaki babam, Ahmetler, Mehmetler bakıyor, ben de. Belki yarım saat, belki de daha çok.

Sonunda öküzler ağırlaştı, peder dövende ayağa kalktı, öküzleri durdurdu. Aramıza döndüğünde gözleri yaşlıydı. Kim bilir özlediği daha ne kadar çok şey vardı, artık geri gelmeyecek olan eski çocukluk günleri gibi. “Ya, altı yaşındayken işte böyle dönerdim dövenin üstünde,” dedi.

Karanlığa yakın bir zamanda ayrıldık Yaycı köyünden. Herkesle vedalaştık. İki-üç kilometre kadar uzaklaşmıştık ki, babam arabayı durdurdu. “Dur da köye bir uzaktan bakalım,” dedi. Arabadan indi, ben de indim. Baktı, baktı tepenin altındaki köye, anasını mı aradı, babasını mı bilmem. Sonra birden bana dönüp, “Gidelim,” dedi. Şebinkarahisar’dan Suşehri-Sivas yolunu tuttuk. Sivas’tan da ver elini İstanbul.

Memnundu, eczanesine gelen her dosta köyünü anlatıyordu. İçine başka türlü bir yaşama isteği gelmişti sanki.

Bir gün bana, “Baksana be…” dedi, “Köye gittik, çeşmesinden su içtik, adamlarla konuştuk, dövende döndük, ayranlar içtik, hepsi iyi ama bir şey unuttuk. Hem de en önemlisi oydu. Unuttum işte.”

“Nedir o?” diye sordum.

“Ne olacak, yemişler,” dedi, “Dut kurusu, pestil, kayısı… Bunları cebime doldurur boyuna yerdim, hem de çok severdim. Alıp da getirmeyi unuttuk. Hem anımsıyorum, İstanbul’a okula gelmek için köyden ayrılırken anam bir torba içinde bu yemişlerden vermişti bana. Yol boyuncu yemiştim.”

“Boş ver,” dedim, “Seneye gideriz, istediğin kadar yersin.”

Ters ters bana baktı. İçinde bir eksiklik vardı. Bunu anladım.

Dut kurusu, pestil, kuru yemişler… Peder öldü. Ama köyünü gördükten, suyunu içtikten sonra. Cenazeye gitmek için evde bekliyordum. Şimdi rahmetli olan şair dostum Nevzat Üstün de vardı. Cenaze töreni ikide başlayacaktı. Daha yarım saatten fazla vakit vardı. O sırada kapı çalındı, gidip açtım. Kapıda iki kişi duruyordu, ellerinde büyükçe bir tahta kutu vardı. Yüzlerini tanır gibiydim.

“Buyrun?” dedim

“Dacat Güler beyi arıyorduk,” dediler, “Bunu kendisine getirdik, Yaycı köyünden, Şebinkarahisar’dan.”

Anımsadım. Bunlar pederin köyündeki köylüler, bize ayran verenler, döveni harman yerine getirip öküze koşanlar, Ahmetler, Mehmetler, Yusuflardı. Belki adlarını şimdi anımsamıyorum, belki ne Mehmet ne Yusuf, ama onlar, onlar işte. Pederin köylüleri. Şaşırdım, içeri aldım.

“Peder öldü,” dedim, “Şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin, yer yakın.”

Şaşırmışlardı. Bir sessizlik oldu. Kutuyu açtım. İçinde dut kurusu, pestiller, kuru yemişler, hem de bol bol. Şaşırdım.

Sözü onlar aldı: “Dacat bey bizim köylü. Geldi gezdi ama yemişini almadan döndünüz. Biz de İstanbul’a geliyorduk, yemiş getirelim dedik. Kısmet değilmiş…”

Nevzat da ben de ne diyeceğimizi bilemedik. Pederin sözleri geldi aklıma: “Gittik, gezdik, suyunu içtik de, dut kurusunu, pestilini, yemişini yemeden döndük.”

Artık cenazeye gitme zamanı gelmişti. Üç küçük naylon torba buldum, iki-üç avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusu… Hepsini naylonların içine doldurdum. “Hadi, gidelim,” dedim. Yemişleri peder gömülürken tabutuna koydum. Köylüleri ona özlemini çektiği yemişleri getirmişlerdi.

Ara sıra pederi ve köyünü anımsayınca ya da Anadolu’nun herhangi bir köyünün yakınından geçerken, hep gözümün önüne harman yerinde dövenin üstünde dönüp duran babam gelir.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s