#52hafta52kadinyonetmen – 4

Biraz vites arttırmaya çalışarak kutsal görevime devam ediyorum. Özel çaba göstermeye karar verdiğimiz durumda bile bu işin bu kadar zor olması, size de bir şeyler ifade etti mi? Öyleyse devam edelim.

netflix_likefather

18 – Like Father – Lauren Miller Rogen: Çokça seyahat ettiğim bir dönemden geçiyorum, iş seyahatinin dışarıdan nasıl gözüktüğünü bilemem, ama zahmeti epey fazla, hepsinin önünde de zihinsel ve fiziksel yorgunluk geliyor. O yüzden, oturup da Von Trotta filmi izlemek yerine zihinsel kapasitemin tamamını kullanmadan da takip edebileceğim bir şeyler izlemeyi tercih ederken buluyorum kendimi, kader utansın. İşte bu uçak yolculuklarının birinden izlediğim, Netflix’in yeni sayılabilecek işlerinden biri “Like Father“. Başrollerinde şu an yayında olan popüler kültür işlerinin en iyilerinden biri olan “Good Place” ile dinden imandan çıkmamıza hizmet eden Kristen Bell ile Frasier ile milyonlarca seveni garantileyen Kelsey Grammer var. IMDB notunun da işaret ettiği gibi, başyapıt falan değil kendisi. Cannes’ın taçsız kraliçesi Toni Erdmann’ın dolaştığı sularda dolaşsa da, hiç bir noktasında o kadar derinleşmeyi seçmiyor, Toni Erdmann’dansa upuzun bir Cruise tatil reklamına yakınsamayı seçiyor. Yine de romantik komedi dinamiklerini, en az romantik aşk kadar önemli başka bir insani ilişkiye, ebeveyn – evlat ilişkisinin dinamiklerine uygulamış olması, giriş – gelişme – sonuç, buna mesai harcamasıyla benden “aferin”i aldı. Yönetmeni Lauren Miller Rogen’in bu ilk uzun metraj işi, çok da ciddiye almaya değmeyeceğini söylemek şaşırtıcı olmaz sanırım. Neyse, bir dahaki sefere artık. Bu kariyeri gerekli iveyi kazanmazsa oyunculuğa ya da yazarlığa geri dönebilir nasılsa. Kendisinin, filmde küçük ama önemli bir rolü olan Seth Rogen’in eşi olduğundan da bahsedelim ki magazin boyutu eksik kalmasın.

LikeFather_MillerRogen

19 – To All the Boys I’ve Loved Before – Susan Johnson: Bu da yukarıda bahsettiğim filmlerin ikincisi. Berbat bir haftada izlediğim, içimi yaşama sevinci dolduran minik ve pek tatlı bir romantik komedi kendisi. Dünyanızı değiştirmeyecek pek tabii ki, ancak gününüzü güzelleştireceği kesin. Kız kardeşlik, cupcakeler, ilk öpücükler ve hatta John Hughes filmlerine uzanan bir dünyadan kime ne zarar gelmiş ki… Yönetmen Susan Johnson’ın bu ikinci uzun metraj filminde pek popüler, aynı isimli “genç yetişkin” kitap serisinin ilk kitabını filme uyarlıyor. Ergenlik çağlarındaki taze okuyucu kitlesinin kafa karışıklıkları ve hormonal dengesizliklerini iyi anlamış bir yazarın ve yönetmenin sulu olmadan epey eğlenceli, ağlak olmadan inceden hüzünlü ve rahatsızlık vermeden azıcık cazibeli olmayı becermiş bu filmi, doğum tarihi ikibinli yılların başına denk düşen ve  bugün onlu yaşlarını süren bir kuşak için When Harry Met Sally, My Best Friend’s Wedding gibi bir anında-klasik olacak. Ben başrollerdeki iki genç yıldızın adını sık sık duyacağımızı düşünüyorum, yönetmen Susan Johnson içinse kararımı bir başka filmini daha izlemeden vermeyeceğim

susan_johnson_and_lana_condor_-_publicity_-_h_2018

20 – The Invitation – Karyn Kusama: Sonbahar Film Festivallerinde Nicole Kidman’ın performansı ile epey dikkat çeken Destroyer’ın yönetmeni Karyn Kusama’nın son filmi “the Invitation” insanlığın şiddet ile imtihanını şiddetli br gerginlikle seyirciye zerk etmekten imtina etmemiş bir korku / gerilim denemesi. Hakkında hiç bir şey bilmeden izleseniz daha iyi olacağını düşündüğüm için konuyu bile özetlemekten kaçınıyorum. Ben, kendi adıma, the Invitation’ın serim ve düğüm bölümlerini ve ağır ağır yükselttiği gerilim dozunu takdir etsem de filmin finaline doğru epey yalpaladığını ve etkisini kaybettiğini düşünüyorum, naçizane. Öte yandan gerilim filmleri konusunda otorite de sayılmam, belki de Ekim ayı korku gerilim maratonunuza eklemek istersiniz. Bayılmasam da hiç pişman olmadım izlediğime.

karynkusamainvitationbts_large

21 – The Land of Steady Habits – Nicole Holofcener: “Kicking and Screaming” ve “Please Give” gibi kalburüstü Amerikan bağımsızlarından tanıdığımız ve pek sevdiğimiz Nicole Holofcener hanımefendinin son filmi “The Land of Steady Habits“, festivallerden direkt Netflix’e geçen, yeni nesil dağıtımın bir nimeti olaral hızlıca ulaşabildiğimiz bir film kendisi. Amerikan sinemasında adeta bir alt tür olarak ele alabileceğimiz, doksanlarda çok çok iyi örneklerini izlediğimiz, işlevini kaybetmiş aile filmlerinin bu yeni üyesinin sakinleri, seleflerine rahmet okutur nitelikte. Film yer yer aceleye gelmiş hissi vermesi, bazı duygu durumlarında derinleşmemeyi seçmesinden ileri geliyor bence. Yetişkinliğin belki de en üzücü kısmının üzülmeyi becerememe olması üzerine bir deneme mi, yoksa Nicole Hanım azıcık tembellik mi etmiş, onu sizin takdirinize bırakıyorum.

170322_LOSH_Nicole_00005.CR2

22 – You’ve Got Mail – Nora Ephron: Nora Ephron’suz kadın yönetmen listesi eksik kalırdı zaten. Yaşıtı erkek yönetmenler kadar ciddi meseleler hakkında filmler çekmediği için olsa gerek, kendisi auteur olarak pek anılmıyor. Oysa ki filmlerinin çoğunu kendi yazmış, zaten hiç bir şey için değilse bile When Harry Met Sally ile yüksek yazarlık rütbelerini fena halde hak ediyor.

Sabahın kör vaktinde gittiğim bir iş seyahatinde, uçakta You’ve Got Mail ile karşılaşınca direnemedim. New York sonbaharının renklerini, seslerini ve neredeyse kokularını taşımasıyla bile yumuşacık bir battaniye gibi sizi sarıp sarmalıyor, kusurlu kahramanlarını ve bükemediği eli öpen tavrını sineye çekiyoruz. Meg Ryan’ın sevdiğimiz gibi göründüğü son filmi belki de, kendisinin tarifsiz sevimliliğinin tadını çıkarıyoruz. Zamanlaması da şahane, 20 yıl önceki teknolojik devrimin başladığı ama henüz bugünkü kadar hayatlarımız ele geçirmediği zamanlara minik bir ziyaret, gerçek hayattan kaçmak için bir nev-i peri masalı. Öte yandan, sistemi yenemeyeceğini, bunun da o kadar kötü bir şey olmayabileceğini kabul eden başkahramanını bağrınıza basmak sizi, büyük ve kötü bir kapitalist yapabilir, ben yine de uyarmış olayım.

Zat-ı şahanelerinin New Yorklu Musevi köklerini ve entelektüel birikimini, ne bileyim, edebiyat ve popüler kültür sevgisini filmlerinde hissetmemek neredeyse imkansız. You’ve Got Mail’de de hem Elizabeth Bennet hem de Don Carleone rahmetle anılıyor. Filmleri ve kitapları derin bir sevgiyle sevenler bu filmin pamuk şekeri dünyasında buluşuyor.

Bizi pek erken terk eden Nora Hanım’ın filmleri kadar leziz, bir o kadar New Yorklu kitaplarından da bahsetmeden geçmeyelim. Heartburn örneğin, filmi olsa ayıla bayıla izleyeceğimiz bir romantik komedi olabilirmiş. Ya da kara komedi, bilemedim. Yine de tavsiye ederim.

nora-ephron-2.jpg

23 – Clueless – Amy Hackerling: Jane Austen uyarlamalarının en fettanlarından biri, doksanlı yıllarda kendi moda akımını yaratan bir film olan Clueless ile devam ediyoruz. Amy Hackerling’in serbest nizam Emma uyarlaması Clueless, hikayeyi Amerika’da bir liseye taşıyıp bütün o izdivaç merağının etrafında şekillenen toplumsal beklentilerin ‘flört’ adı altında devam ettiğini tatlı tatlı bize anlatıyor.  Alicia Silverstone’u haritaya koyan film kendisi, Paul Rudd’daki ışığı Marvel’den önce görmüş olmasıyla ayrıca takdiri hakediyor. Hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkan Kubrick referansı da işin kreması. Öte yandan, kadınlar ile alakalı “alışveriş yapmayı severler, sadece fiziksel güzelliği önemserler, bütün işleri elbiseler ve erkeklerdir” gibi peşin hükümlerin benimsenmesine hizmet etmiş olabileceğini kabul etmemek haksızlık olur.

AmyHeckerlingClueless

24 – Hævnen – Susanne Bier: 2010 yılının Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ının da sahibi bol ödüllü Hævnen‘da (Bizde, İngilizce adı “In a Better World – Başka bir Dünyada” adıyla gösterilmişti) hem Afrika’nın karanlık savaşları hem de tuzu kuru Avrupalıların kimlik bunalımları var.  Pek samimi mırıl mırıl filmlerinden tanıyıp sevdiğimiz Susanne Bier’in ölçeği büyütüp daha makro bir hikayeyi kalkışmış olması sizi şaşırtmasın, filmin kalbinin atmasını küçük karar anları ve onların büyük sonuçları belirliyor. Bier’in filmi tam bir Avrupalı, hayati bir meselesi var elbet, ama bunun bir kısmı o kadar da hayati olmayan birtakım bunalımlar arasında güme gidiyor. Yine de güçlü bir finali, filmin işleyişinde takip etmesi kolay, matematiksel bir nizamı var ki, takdire şayan.

in-a-better-world-1200

25 – Private Life – Tamara Jenkins: Son yılarda izlediğim en iyi karakter draması belki de Private Life. Bundan önceki iki filminde (The Savages & Slums of Beverly Hills) nefis işlere imza atmış Tamara Jenkins’in 11 yıl aradan sonra çıtayı arşa çıkarmasının resmini çiziyor bize. Çocuk sahibi olmak için denemedikleri yol kalmayan bir çiftin çaresizlikten kaçarken tutunmaya çalıştıkları ihtimallerin resmi geçidi olarak da özetleyebiliriz belki filmi, ama o zaman beden politikası, kuşaklararası çatışma, sanatsal üretim gibi konularda kestiği ahkamları atlamış oluruz. Ek olarak, incelikli ve bütünsel sanat yönetimi çalışmasından, örneğin sadece saç ve makyaj konusunda yapılan tercihlerle filmin samimiyetine yapılan katkıdan bahsedelim. Benim için yılın en iyi işlerinden Private Life. Başrollerdeki Kathryn Hahn ve Paul Giamatti, öyle doğal bir çift kimyası tutturmuşlar ki belki de en büyük dezavantajları bu işi çok kolay bir şeymiş gibi göstermeleri olacak. Kendilerine inanmadığım tek bir kare olmadı benim, ama  ödüller söz konusu olunca adlarını anılma ihtimali yeterince yüksek olmayacak. Gencecik keşif Kayli Carter için ayrı bir parantez açmalı belki de, değme tecrübeli aktrise ders verecek nitelikte, dolaysız ve yalın bir bir performans ortaya koymuş. Bundan sonra ne yapacağını çok merak ediyorum. İyi ki geri dönmüş Jenkins, umarım ki bir dahakine arayı bu kadar açmasın.

private_life_tamarajenkins

Hafta Sayısı: 43

Film Sayısı: 25

Sene başından beri ne yazmış bu kız diyorsanız; eski yazılar için; bir, iki, üç, tık – tık – tık.

One thought

  1. Ellerine sağlık, yine nefis bir yazı olmuş, sayende sinema konusunda az da olsa yontulmaya başladım. Nora Ephron’ın ismini görünce sevincim ikiyle katlandı. İnşallah hafif konularda senaryo yazan New Yorklu, Yahudi, entelektüel olmanın tahtını Lena Dunham’dan başkası alır.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s