L JUB LJ ANA

Trenin kalkmasına daha 22 dakika var, 6 kişinin oturabildiği kompartımanda kendime cam kenarı bi koltuk bulmuşum, heyecanla kuruluyorum yerime. Tren istasyonu bomboş şimdilik, içeride de benim dışımda 3-5 kişi vardır olsa olsa. Dakikalar ilerlerken genç bir kadın açıyor benim kompartımanın kapısını, gülümsüyor hafifçe, çaprazımda, koridora en yakın koltuğa oturuyor sessizce. Hemen kulaklıklarını takıyor.

Ay ben de çok meraklıyım çünkü seninle konuşmaya.

11:40’a, yani hareket saatine bir iki dakika kala; merdivenleri ikişer ikişer, koşarak çıkan genç bir adam görüyorum pencereden. Güzel saçlı, güzel yüzlü, atletik biri. Bir iki saniye içinde doğru tren mi bakışı atıyor, zıplıyor trene. Nefes nefes açıyor bizim kompartımanın kapısını. Kulaklıklı genç kadının valizini eliyle hafifçe itip tam karşıma oturuyor, nefes nefese kalmış. Spor çantasını yanındaki koltuğa koyuyor, bir acele üstündeki kalınca kazağı çıkarıyor. Koltuk altları terlemiş, alnında da ter damlaları var. Terlemek benim en büyük sosyal fobilerimden biri, her zaman yanımda 10 kişiye yetecek kağıt peçete ile dolaşırım o yüzden. Bir an, acaba çantadan çıkarıp uzatsam mı diye düşünüyorum ama sonra vazgeçiyorum. Bana ne, n’aparsa yapsın. Hem bu kadar atletik ve ince birinin de terliyor olduğu gerçeğinden gizliden gizliye zevk alıyorum. Demek ki sadece benim gibi TOMBULLAR terlemiyor, ol – ley.

11:40’ı birkaç dakika geçe Slovence bir şeyler duyuyorum, makinistimiz bize bir şey açıklıyor belli. Trenin kalkış saati bir iki dakika gecikmişken yapılan anonstan hayır gelmez, Hollanda’da trenlerde geçen ömrümden öğrendiğim nadir şeylerden biri o.  Anons biter bitmez kulaklıklı genç kadın pofluyor bi hışımla. Tamam, şimdi sıçtık. Belli ki geç kalkacak tren. Genç adamın teri soğuyor, gözleri kapanmaya başlıyor, genç kadın müzik dinlemeye devam ediyor, ben de ilgi çekmek için durup dururken yüksek sesle “AYH” diyorum teyzeler gibi. Sıkıntılı teyzeler. Kimse feryadımı duymuyor. Bir önceki gece Viyana Film Festivali’nde Gürcan Keltek’in iki filmini izlemişim, festival kitapçığında filmleri hakkında neler yazılmış onları okumaya başlıyorum. Viyana Film Festivali kitapçığımla oldukça havalıyım bence. Kültür sanat bizim işimiz. Göz gezdiriyorum, acaba ne okuduğuma bakıyorlar mıdır diye, tın. Herkes kendi işinde. Adam  uyudu bile.

40 dakika gecikmeyle homurdana homurdana hareket ediyor tren. Uzun zamandır görmek istediğim bir şehre doğru çıkıyoruz yola. Pencereden gördüğüm Slovenya öyle güzel ki. Güneşli bir günde, çok da hızlı gitmeyen bir trenin penceresinden Slovenya çayırlarına, tepelerine, köylerine baka baka gülümsüyorum. Tren, Maribor – Ljubljana arasını, Savinja nehrinin kenarında köşesinde dolana dolana alıyor. Nehir bir sağımda, bir bakıyorum solumda. Nehir nereye akıyorsa biz de oraya gidiyoruz yavaş yavaş, suya baka baka gitmek içimi ferahlatıyor.

“Kendi başıma bilmediğim şehirlere, ülkelere gitmeyi çok severim. Özellikle Eindhoven’da yaşarken kafama estiğinde, ucuz uçak biletleri bulur bulur, hiç gitmeyi düşünmediğim yerlerde bulurdum kendimi sık sık. Atina’da o iş o kadar kolay değil, hem coğrafi açıdan çok elverişli değil, hem de şu anki hayatım artık kendi başıma hop dedin mi bi yerlere sık sık gitmeme izin vermiyor. O yüzden, uzun zaman sonra elde ettiğim bu fırsatı kaçırmadım haliyle. Viyana’da bir hafta kalacaktım, iki gününü Slovenya’nın başkenti ve en büyük şehri Ljubljana’ya ayırdım. Kendi başıma çıktığım şehir gezilerinde, sonradan hatırladığım keskin anlar oldu hep bir de. Sicilya’nın pek güzel şehri Trapani’de yemek yerken yanıma oturan dünya güzeli köpecikle beraber yemek yediğimi, Marsilya’da çok keyifle içtiğimi gördüğü için, bana üçüncü biramı ikram eden tatlı garson kadını, Vilnius’ta Orhan Pamuk okuduğumu görüp yanıma gelen ve Orhan Pamuk’u çok sevdiğini söyleyen adamı hiç unutmuyorum mesela. Tanımadığım ve muhtemelen bir daha görmeyeceğin insanlarla üç beş dakikayı paylaşmak, o anın zihnimde yer alması beni çok mutlu ediyor. Hem belki de Orhan Pamuk’u çok sevdiğini belirten adam da bir yazısında benden bahsetmiştir kim bilir?”

Ljubljana’dayım artık. Trenden kendimi zor atıyorum. Her köyde durdu, öyle yavaş gitti ki yakasım geldi her şeyi. Bir şeyler yazdım, çok şeyler okudum, müzik dinledim, trenin içinde dolandım durdum yine geçmedi zaman. Minicik ülkede bu ne kadar uzun yol diye de sinirlendim sonra da kendi kendime. İstasyonun tam karşısında bulunan, şehir merkezine gittiği çok belli yola attım kendimi hızlıca. Yürüdüğüm caddenin ismi Reslijeva; merkeze giderken yolun sağında öyle güzel binalar var, önlerinde ise sarı  yeşil yapraklarla kaplı, sonbaharın rengini üstüne giymiş kocaman ağaçlar. Köpeklerini gezdirenler, kapalı dükkanlar, benim gibi tren istasyonundan şehre en kısa sürede ulaşmaya çalışan mutlu turistler var.

Processed with VSCO with hb2 preset

Ljubljana 280bin kişinin yaşadığı minicik bir şehir. Bu nüfusun 60bin kadarı öğrenci, çokca da expat var. Garip bir şekilde inanılmaz fazla ABD’li öğrenci yaşıyor. Sokakta yürürken sürekli “AVSIM” diyen birileri geçiyor yanınızdan. İlk öğrendikleri kelime “AVSIM” olan çok heyecanlı, çok motive, çok genç insanlara gözlerimden ateş topu fırlatmak yerine, onlara tatlı tatlı bakıyorum bu sefer. Şehir gerçekten AVSIM çünkü. Bosna savaşı bittikten sonra Saraybosna’da 3 sene çalışan babamı 6 kere ziyarete gittiğimde Saraybosna dışında bi tek Zagreb’i görmüştüm 90’ların sonunda.

Eindhoven’da yaşarken Belgrad’a gitmiştim, Atina’ya taşındıktan sonra da Üsküp’ü görmüştüm. Ljubljana bu eski Yugoslavya denilen ülkenin İsviçre’si gibi bir şey. Ljubljanica nehrinin kenarında toparlanmış, inşa edilmiş, masal şehri gibi bir yer. İnsan kendini bir an Avusturya’da ya da Almanya’nın butik bir şehrinde ya da İsviçre’de hissediyor. Taa ki biri yanınızdan DOBRO DOBRO diyerek geçene kadar. O zaman anlıyorsunuz, bu şehir öyle bir şehir değil. Yes DOBRO, no İŞ KOMME.

Processed with VSCO with hb2 preset

Kalacağım eve vardığımda, evin sahibine mesaj atıyorum, geliyor 2-3 dakika içinde. Trenden indikten sonra yaklaşık 3 saat yürüdüğüm için biraz yorulmuşum. Tek isteğim eve girip, duş alıp, biraz dinlenip tekrar dışarı çıkmak. Simona aşırı yüksek bir sesle bana seslenip, gereksizce sıkı bir şekilde elimi tutuyor. Anlamsız hayat neşesi. Hollanda’dan gelmişim değil mi? O benmişim değil mi? Hiç itiraz etmiyorum, internette çoğu hesabımda hala Hollanda’daki eski adresim yazıyor çünkü. Zaten tipim de tam bir Hollandalı. Şimdi Atina’da yaşadığımı falan anlatamayacağım uzun uzun. Evi gösteriyor, hangi anahtarın hangi kapıyı açtığını, bir gerizekalıymışım gibi uzun uzun anlatıyor. Kızmıyorum, haklı çünkü. Tane tane anlatmak lazım böyle şeyleri. AMA KAKAM VAR. Bu da bizim sırrımız, kimseye söylemeyin lütfen.

Sonra aramızda dünyanın en anlamsız konuşmasını gerçekleştiriyoruz.

“Ljubljana’ya Halloween için mi geldin?” diye soruyor.

“Yooo.” diyorum.

– Sessizlik hüküm sürüyor-

“Ljubljana Halloween için özel bir şehir mi?” diye soruyorum.

“Yooo.” diyor.

Öyle boka bakar gibi bakıyoruz birbirimize. E neden kurduk bu cümleleri o zaman?

Simona gittikten sonra hemen üstümde ne varsa çıkarıp duşa atıyorum kendimi. Çıktığım gibi tertemiz giyiniyor yatağa uzanıyorum. Yastığın üzerinde bi parmak büyüklüğünde, paketlenmiş bi çikolata var. Hemen atıyorum ağzıma tabii ki. Oh şeker zehirdir, fak yu Canan Keretey. Televizyonu açıyorum, karşıma şlaks şlaks “İstanbullu Gelin” çıkıyor. Kanalı değiştiriyorum “Fazilet Hanım ve Kızları” çıkıyor.

Seriously?

Hani dedim ya üç beş paragraf önce, daha önce bulunmadığım, görmediğim şehirlerde, muhtemelen bir daha da görmeyeceğim insanlarla konuşmak, muhabbet etmek beni mutlu ediyor diye. Ljubljana’da da aynısı neredeyse oluyordu. Tozd isminde, tabii ki duvarında bisiklet asılı bir mekana girdim içgüdüme güvenerek. Tek kişinin sığabileceği yere koca götümü ittire ittire sığdım keyifle. Kemik gözlüklü, hipster kazaklı, ayrık dişli, dünyanın en tatlı gülüşüne sahip çalışanı “Servus” diyerek karşıladı beni. Servus, milyonlarca kez Viyana’da bulunduğum için tanıdığım bi selamlama şekli. Kelimenin kökeni Latince esasen, şaka değil “kölenim” demek. Bizim telefon çaldığında “efendim” dememiz gibi bir şey. Her şey S & M anlayacağınız.

Slovenya’nın üç komşusu var: Avusturya, İtalya ve Hırvatistan. Servus, Avusturya’dan kalan bir miras herhalde deyip çok uzatmıyorum konuyu. Ayrık dişli güzel adama Slovenya birası içmek istediğimi, hangisini tavsiye ettiğini soruyorum. Ljubljana’da olduğum için Union içmem gerektiğini ama Maribor birası olan Lasko’yu daha çok sevdiğini söylüyor bana. Sen Lasko seviyorsan ben de onu içerim kemik gözlük. Vicdanımsın. Ben siparişimi veriyorum ve yanıma AVSIM bi çift oturuyor.

Processed with VSCO with hb2 preset

O esnada Viyana’da film sonrası, ” İyi ki entelsiniz.” diyerek hediye edilen film festivali defterimi açıyorum. İçine bi şeyler çizmişim, yazmışım çünkü. Öyle yaratıcı bi ruh halindeyim ki devam edeceğim. Viyana’da başlamışım yazmaya çizmeye, burada devam. Defterin içinde de bir sticker var, üstünde “Vermehrt Schönes” yazıyor. Artan, büyüyen güzellik olarak çevirebiliriz. Viyana Film Festivali’nin sloganı. Ben biramı beklerken defterin arasından masaya düşüyor, ben de elimle itiyorum kenara. Hipster kazak biramı getirdiğinde bana gülerek “Viyana’dan mı geldiniz?” diyor. Heyecanlanıp “Evet, nasıl bildiniz?” diyorum. “Bu Viyana Film Festivali’nin sloganı, 5 sene yaşadım Viyana’da.” diyor. Tam gülüşümüz, gözlerimiz birbirine kavuşuyooor ve…

O sırada yan masamdaki AVSIM çift, menü Slovence olduğu için bi şey anlamadıklarını, ve menüde “Vegan Bowl” olup olmadığını soruyor.

Vegan kâsesi….

Ayrık dişli çocuk, hızlıca “Hayır, yok!” diyor  ve kafasını bana çeviriyor. Viyana’dan konuşacağız çünkü. Ama AVSIM’ın erkek olanı hiç zaman kaybetmiyor.

“Vegan ne var o zaman menüde?” diye soruyor.

Hipster kazak oğlan, gözleriyle benden özür diliyor, avokadolu sandviç servis edebileceğini  anlatıyor. Çavdar ekmeği üzerinde avokado, küçük domatesler, ıspanak yaprakları ve balzamik sirke. Varmış. AVSIM oğlan hammm humm yapıyor ve SOSİS TABAĞI ısmarlıyor. Bravo aptal seni!

Ben Ljubljana’da, sonra hep hatırlayacağım bir konuşmanın, ellerimden kayıp gitmesine üzülüp defterime dönüyorum. Lasko boğazımdan aşağı akarken bi şeyler yazıp çiziyorum. O esnada mekana binlerce insan geliyor ve ben kemik gözlük ile asla bir daha konuşamıyorum. Fosforlu sarı “aşortman” giymiş başka bir genco var, gereksizce neşeli bi tip. Ondan hesabı istiyorum, hesabı getiriyor. Mekandan çıkarken kemik gözlük, göz kırpıyor bana gülümseyerek.

Seninle daha konuşacak çok şeyimiz var. Bekle beni.

Processed with VSCO with hb2 preset

 

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s