206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi

İstanbul sokaklarında birçok dili duymak mümkün de Rumca’nın sesi, diğerlerinin arasından pek işitilmiyor sanki. Zaman zaman bir ezgi yükseliyor bir yerlerden, bazen de turistik bir mekânda sohbetler ilişiyor kulağıma ya da Burç Pastanesi’nde falan kırk yılda bir sesin sahipleriyle karşılaştığım da oluyor ama günlük hayatın içinde, sokağın dili olarak pek rastlamıyorum Rumca’ya. Pek mi? Aslında hiç. En son 29 Ekim tatilinde Burgazada’da bir ara sokakta duyar gibi oldum. Duyar gibi oldum diyorum çünkü emin değilim. Bütün gün koşturmaktan yorgun düşünce sokakta bir dinlenme molası vermiştim. Adanın yerlisi oldukları her hallerinden belli iki adam, bulunduğum sokakta karşılaşıp Rumca sohbet etmeye başladılar. Dikkat kesilip onlara baktığım için de fark edilmem zor olmadı. Gülümseyip başlarıyla beni selamladıktan sonra iki ayrı yöne doğru ilerlediler. Bana yakın olanla gözlerimiz bir süre daha birbirini takip etti. Bakışları elimdeki bira şişesine yönelince de birden, neredeyse telaşlı bir biçimde biramı kaldırıp yasu dedim. Bir yandan da acaba yasu mu diyorduk, yamas diye bir kaygıya kapıldım. İnanın öyle şirinlik olsun diye değil, sadece kendi diliyle onu selamladığımı duysun, bir daha gülsün istedim. Güldü de, sonra el sallayıp yoluna koyuldu. Herhalde artık adada sayıları giderek azalan son Rumlar’dan ikisine denk gelmiştim.

Birkaç gün sonra fotoğraflara bakınca o ana yeniden döndüm. Çaktırmadan çektiğim şu fotoğraf da belli belirsiz duyduğum Rumca gibi silik çıkmış, biraz üzüldüm. Belki de ada romantizmi, bira rehaveti falandır diye kendimi sınadım. Zaten fotoğrafı da çekememişim, neden olmasın?

Processed with VSCO with 6 preset

Sonra merakıma yenilip internetten biraz bakınmaya başladım; Rumlar, İstanbul’daki Rumlar, Adalar’daki Rumlar, Burgazada’daki Rumlar… Farklı farklı anahtar kelimelerle birkaç kere Google’ı yokladım. Karşıma çıkan verilere nedense güvenmedim. Ne bekliyorduysam?  Burgazada’daki Rum varlığı…  20-30… Yirmi – Otuz, nasıl bir toplumdaki koskoca Rum kültürünü ifade etmeye yeter ki dedim içimden, sayıları umursamak istemedim.

Kendi kendime bunları düşünürken yıllar önce sevgili arkadaşım Burcu’nun Cumhuriyet Dergi için yaptığı haberin başlığı geldi aklıma. “On vaftiz, bir düğün…” Sayıları hatırlıyor oluşuma bir an için kızdım. Başlıktan da tam emin olamadığım için çabucak telefon açıp ona sordum. Çat diye dergiyi bulup fotoğrafını yollayıverdi, arşiv konusunda kendimden bile beklemiyordum bu kadar hızlı bir cevabı.

Tarih 12 Aralık 1999, yer Kurtuluş yani bir zamanların Tatavla’sı. Cümlenin sahibi ise haber için söyleşi yaptığı Ayios Dimitrios Kilisesi Papazı Yakovos Havyaropulos. O zamanlar 40’lı yaşlarındaymış. Cümlenin tamamı çok daha dokunaklı: “6 senede sadece 10 vaftiz ve bir düğün oldu, ölü ise çok…” En kalabalık okulda o dönem sadece 13 öğrenci varmış. Koridorlarda koştururken ya da bahçede oyun oynarken sesleri yankılanmayan 13 öğrenci… Vakti zamanında nüfusun yüzde yüzünün Rum olduğu Tatavla’da 1999 yılında kayıtlara geçenler böyleymiş. Peki aradan neredeyse 20 yıl geçtiğine göre Burgazada’da durum ne olmuştur? Bir kez sayıları umursamak istemedim.

Sahi, bu sayılar tek başına bize ne söyler, ne ifade eder?

Yanıtı biliyorum aslında, siz de biliyorsunuz, elbette çok şey. Az ya da çok olmanın hayattaki karşılıklarını gayet iyi görüyorum. Siz de görüyorsunuz. Ama söyledim ya sayıları şu anda umursamıyorum. Ben bu sayılarınresmi  kayıtlara geçmeye hak kazanmayan kısmını anlamak istiyorum. Evet, kayıtlar bize Kurtuluş’ta bugün kaç Rum’un yaşadığını beş dakika içinde şıp diye söyler, kesin bir veriyle söyler hem de… AMA… Büyükdere ke Therapia; Tatavla ke NihoriAfta ta tessarahoria, pustolizoune tin Poli!” şarkısının neşeli nağmeleri eşliğinde dans edilerek kutlanan Tatavla Panayırı’nın sokaklara sinen ruhundan bahseder mi? Ben işte onu bilmek, onu hatırlamak istiyorum.

Hatırlamak da ama nasıl? Hafızanın da tutunacak bir dala ihtiyacı yok mu? Var tabii. Yoksa hatıralar öyle boşlukla savrulup gider. O zaman da sayıları pek seven iktidarlar, bir değirmen gibi her şeyi tek tek öğütür; yerine betonlar döker, yerine saçma heykeller diker, yerine milli müzeler atar, yerine sahte anmalar düzenler… Sonra da ara ki bulasın, hafızanı zorla ki hatırlayasın?

Bazen de hiçbir şey yapmaz, hiçbir şey yapmayarak, göz yumarak zarar verir… Mekânla birlikte hatıralar da unutulsun, hatıralarla birlikte yaşayanlar da unutulsun diye bekler. Nasılsa zaman icabına bakar. Ve fakat bazen de o mekânın, yok olup gitmeyesi gelir. İnatla tutunur. Belleğin unutmaya karşı mücadelesi gibi o da sayılarla mücadele eder; savrulur, delik deşik olur, parça parça dökülür, yine de ayakta kalır.

Processed with VSCO with 6 preset

Bugünün kayıtları bize Büyükada’nın Hristos Tepesi’ndeki ahşap binanın terk edilmiş, yok olmaya yüz tutmuş, metruk bir bina olduğundan bahsedebilir. Görülecek bir şey yok, boşa oralara kadar yorulma, hem kapısındaki köpek saldırabilir de diyebilir. Geçen sene hazırlayacağım Adalar konusu için oraya gittiğimde bu ifadelerle, görmek isteyişim manasız karşılanmıştı. Dedikleri gibi köpek saldırısına da uğradım. Etrafta benden başka mantar toplamaya gelenler, bir de birkaç oğlaktan oluşan küçük bir hayvan sürüsü vardı. Ama gördüm; her şeye rağmen orada öylece yükselişindeki güzelliği gördüm.

Biz insanlar, içimizdeki boşluktan küçücük bir esinti içeri girdiğinde bile titreyip duruyoruz ya hani, işte Büyükada Rum Yetimhanesi’nde insanı en çok ürperten, en çok inciten de içinde sakladığı o boşlukta savrulup duran hikâyesi oluyor.

Şu günlerde Galata Rum Okulu’nun ağırladığı “206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi” sergisinin küratörü, sanatçı Hera Büyüktaşçıyan’ın, sunuş yazısındaki şu cümleleri, o hikâyenin bir iki satırlık ifadesi sadece:

“Geçmişe batmış bir şimdi…

Şimdinin acı gerçeğini hazmedemeyen bir geçmiş…

Kendisini içten dışa doğru parça parça söker halde…”

206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi sergisini görmek isteyenler için yarın son gün. 10 Kasım’da bitiyor. Gidemeyenler içinse ben buraya biraz yetimhanenin öyküsünü biraz da sergiyi taşımaya çalışayım.

 

 

Prinkipo Palace , Rum Yetimhanesi, hayalet bina… 

Orient Expres’in en ihtişamlı günleri; rüyaları süslüyor, hayaller kurduruyor, geçtiği yerleri değiştiriyor. O hayallerden İstanbul’un payına da Prinkipo Palace düşüyor. Üstelik Alexsandre Vallaury imzalı, Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci büyük ahşap yapısı olarak. Pera Palace, Cercle d’Orient, Osmanlı Bankası binası, Tokatliyan Oteli, İstanbul Arkeoloji Müzesi… Yani bugün İstanbul’da gördüğümüz pek çok değerli yapının mimarı Valluary, elbette Prinkipo Palace’ta da harikalar yaratıyor. 206 oda, yemek, toplantı, konser ve balo salonları; keresteler Romanya’dan, kiremitler Marsilya’dan, kuzineler Paris’ten getiriliyor… Ama gelin görün ki hayal edildiği gibi tasarlanan lüks bir otel olarak misafirlerini hiç ağırlayamıyor. Bir sebepten dönemin padişahı II. Abdülhamid’den ruhsat alamıyor. O tarihlerde Balıklı Rum Hastanesi bünyesindeki yetimhane için yeni bir yer aranınca, 1902’de Patrik III. İokim, Büyükada’da, Hristom Tepesi’nde bulunan boş bir otel binasının yetimhane olması için kolları sıvıyor. Bina, dönemin hayırseverlerinden Eleni Zarifis’in katkılarıyla satın alınıp Patrikhane’ye devrediliyor. 21 Mayıs 1903’te de Büyükada Rum Yetimhanesi olarak  yeni misafirlerine, yani Rum Ortodoks Cemaati’ne mensup yetim, öksüz ve fakir ailelerin çocuklarına yuva oluyor.

Çok geçmeden I. Dünya Savaşı patlak verince İttihat ve Terakki 1915’te yapıya el koyuyor. Önce Kuleli Askeri Okulu, ardından müttefik Alman askerleri, son olarak da işgal kuvvetleri tarafından adaya yollanan Rus göçmenler derken Prinko Palas’a sığınanlar memleket tarihiyle birlikte değişip duruyor. Onlar değiştikçe binanın kendisi de değişiyor…

Sonra 6 – 7 Eylül, sonra Kıbrıs olayları… Rumlar apar topar sınır dışı edilince de yetimhane kimsesiz kalıyor. Hikâyenin bundan sonraki kısmı bildiğimiz şeyler, bir sürü hukuki ve bürokratik çıkmaz… Yetimhane 1997’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim ediliyor. Ardından dava süreçleri başlıyor. 2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mülkiyetin iadesine hükmedilmesine işaret ediyor. 2010’da yetimhanenin İstanbul (Fener) Rum Patrikhanesi adına tapuya tesciline karar veriliyor.

2018’in başında ise Europa Nostra ve Avrupa Yatırım Bankası Enstitüsü tarafından “Avrupa’nın Tehlike altındaki 12 Kültürel Mirası” alanına girmesiyle yeniden radarımıza takılıyor Büyükada Rum Yetimhanesi. Şimdiki gündemimiz belli: Acaba kurtulabilecek mi, restorasyon sonrası yoluna nasıl devam edecek, yoksa o da mı otele dönüşecek?

 

 

206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi

I. Dünya savaşı sırasındaki kısa dönemli kesintiyi saymazsak 61 yıl, 2 günlük tarihi boyunca binlerce çocuk kaldı Büyükada Rum Yetimhanesi’nde. Hera Büyüktaşçıyan’ın deyimiyle “Hayatın eşit haklardan yoksun bıraktığı küçük misafirlerinin büyümesini ve ondan öğrendikleriyle akıp giden zamanın ve dünyanın kollarına atılmasını” tekrar tekrar izledi yetimhane. Zaman içinde bir büyük hayalden hayat okuluna, oradan da hayalet eve dönüştü… Şimdilerde perili köşk diye fotoğrafları çekiliyor.

Galata Rum Okulu’nun katlarına yayılan 206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi sergisinde baştan sona bu dönüşümü izlemek mümkün. 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin “Okullar Okulu” temasının belki de en anlamlı şekilde karşılığını bulduğu etkinliği bu sergi. Hayallerin, savaşın, siyasetin, sistemin tüm yansımalarını katman katman içinde barındıran Büyükada Rum Yetimhanesi’nden daha çok neresi hak edebilirdi ki “okullar okulu” unvanını?

 

 

Hera Büyüktaşcıyan’ın “Dalgaların Dalgası”,  Ali Kazma’nın “Yetimhane”, Dilek Winchester’in “Ihlamur Ağacı” ve Murat Germen’in “Palas Pandıras” çalışmalarıyla yer aldığı serginin, kendine yuva olarak Galata Rum Okulu’nu seçmiş olması da manidar. O da kötü talihten kendini son anda kurtaranlardan; artık yoluna bir okul olarak devam etmese de bir kültür sanat kurumu olarak bizimle birlikte nefes alıp veriyor bir şekilde.

 

 

 

Arşivlerden kalanlar, dönemin tanıklarıyla yapılan röportajlar, günümüz fotoğrafları, videoları… İlk iki kattaki çalışmalarla ve Murat Germen’in fotoğraflarıyla yetimhane neredeyse Galata Rum Okulu’yla iç içe geçmiş. Bu yüzden sergiyi dolaşırken kaçınılmaz olarak yetimhanenin katları arasında gezindiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Üçüncü kattaki Ali Kazma’nın video işi, duyguları olan canlı bir varlık gibi yetimhanenin can çekişinin sesli, görüntülü ifadesi sanki. Bir süre oturduğunuz yerde kalakalıyorsunuz.

 

 

Dördüncü katta ise önce Hera Büyüktaşcıyan’ın, Murat Germen’in duvar fotoğrafı önüne kurguladığı yerleştirmesiyle karşılaşıyoruz. Ahşap parçalar, yetimhanenin dökülmüş tavanıyla bütünleşiyor ve izleyiciyi oradan alıp Hristos Tepesi’nin rüzgârlarına, Boğaz’ın dalgalarına teslim ediyor.

O boşlukta henüz yeni sarsılmışken bu kez Dilek Winchester’in, yetimhanedeki çocukların söylediği şarkılardan birinin yer aldığı sesli işi Ihlamur Ağacı’yla bir kez daha gidip geliyorsunuz. Ekrana yansıyan yamulmuş bir pencerenin dışındaki bir ıhlamur ağacı ve binadan kaydedilmiş sesler arasında belli belirsiz duyulan bir melodi… Ihlamur Ağacı şarkısını, yetimhanede kalan çocuklar, pencereden görünen o ıhlamur ağacının çevresinde dans ederek söylermiş: “…Bir ıhlamur ağacı vardır orada/ Tatlı tatlı hayaller kurardım/ Gölgesinde uzanıp da/ Kimi sevda sözleri kazımıştım/ O ağacım kabuğuna/ Sevinçte de kederde de/ Çekerdi beni hep yanına/ Dalları uğuldar, usulca fısıldar/ Sesleniyorlardı sanki bana…”

115 yıllık tarih, misafirlerine bir türlü kavuşamayan görkemli bir Şark hayali, 61 yıl, 2 gün süren yetimhane hayatında kendisine sığınan onlarca savaş mağduru, binlerce yetim çocuk… Ve 1964’teki tahliyesi sırasında Patrikane’nin envanter kayıtlarına geçenler: “…40 adet büyük harita metod defteri, 70 adet silgi, 8 adet kalemtıraş, 16 adet pergel, 28 kutu sulu boya…”

Sahi, bu sayılar tek başına bize ne söyler, ne ifade eder?

Cevaplar üzerine biraz düşünmek için 206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi sergisinin bize hatırlattıklarına sıkı sıkıya sahip çıkmamız gerekiyor her şeyden önce. Toplumsal hafızamızın korunmasına, hatıralarımızın bu mekânlara tutunmasına hepimizin ihtiyacı var. Kısacık bir sürede dünyanın en büyük hava limanını yapabiliriz, ama Büyükada Rum Yetimhanesi’nin, Mor Gabriel Manastırı’nın, Kamp Armen’in ve diğerlerinin bizlere öğrettiklerini, hatırlattıklarını bir daha yerine koyamayız…

Sergi için yarının, yani 10 Kasım’ın son tarih olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve burada sözü, her sabah kalktığında Büyükada Rum Yetimhanesi’ni gören Gündüz Vassaf’a bırakıyorum:

“Büyük bir suçluluk duygusu. Bir şey yapamamanın neden olduğu suçluluk duygusu. Ben ne yapabilirimi sormamız lazım. Adı yetimhane ama aslında bu yapı devletlerin, bayrakların ve dinlerin yetimi. Oysa bu binanın ne dini ne devleti var…”

 

 

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s