Sadece âşıklar hayatta kalır…

Haftanın her günü, günün her saati görüşmeleri mümkündü de Pazar’ları bir türlü şeytanın bacağını kıramıyorlardı. Pazar’ları kutlu aile saadetiydi, Pazar’ları aslaydı! Uzayıp giden kahvaltılar, halledilmesi gereken işler, yapılacak alışverişler, köşe bucak temizlikler, sonra mis gibi evde hep birlikte izlenecek diziler, bültenler, show’lar; tekrar, tekrar… Tüm Pazar’lar bunlara adanmıştı sanki. Ama bu sefer mutlaka buluşacaklardı, bu sefer ne yapıp edip kendileri için yaşayacaklardı Pazar’ı…

Processed with VSCO with ind1 preset

Kız erkenden kalktı o gün, heyecandan zaten pek uyuyamamıştı. Koca bir günün işlerini, el çabukluğuyla iki saate sığdırdı. O iki saatte aileyle ne kadar mutlu olunursa o kadar mutlu olmaya çalıştı. Heyecanını yuttu, yüzündeki anlamsız gülümsemeyi sildi, sıranın kendisine gelmesi için gözü saatte sabırla bekledi. Sonra çekti üstüne en saçma giysilerini, rastgele topladığı dağınık saçlarına elini bile sürmedi. Az sonra dünyanın en isteksiz yüzü, en öf’leyen ses tonuyla bir iş için dışarı çıkması gerektiğini söyledi. Annenin suratı asılmış, küçük yeğenler hayal kırıklığına uğramış, abiler, ablalar, yengeler, enişteler meraklı gözlerle süzmeye başlamıştı: Daha hep beraber oturup sıkılacaktık, kaçamazsın!

Allahtan berbat görünüyordu, bu halde dışarı çıkacak olmasına onlar da şaşırıyordu. Zorunluluğunu sahi kılmak için biraz daha söylendi; aman sanki ben çok istiyorum bu güzelim Pazar’ı koşturarak heba etmeyi! Zaten yorgunum, zaten çok sıcak, zaten trafik, öff, pöff… Derken çat diye dış kapının sesi duyuldu. Kalbinin çarpıntısı asansörü beklemesine izin vermedi; neredeyse uçarak indi merdivenleri…

Toplu taşımayı kullanıp kullanmamakta kararsızdı; tramvay bütün şehri tin tin dolanacak, otobüsler nefes aldırmayacaktı. En iyisi taksiye binmekti. Bu kez de özgürlüğünü satın alacaktı… Nasılsa alışkındı: İşe geç mi kalıyordu, hop taksi; eve gece yarısı mı dönüyordu, yine taksi. Biraz daha uyku, biraz daha zaman, biraz daha güven, çare hep taksi. Anlamlı – anlamsız ödediği tüm taksi paraları için kendine kızdı; ama şimdi bu konu da nereden gelip aklına takılmıştı? Boşverdi, Pazar özgürlüğüne taksi paraları feda olsundu. Tam bir taksiyi çeviriyordu ki pencereden izlenebileceği ihtimalini düşündü. Yok artık! Yine de tedbiri elden bırakmak istemedi, arka sokaktan atladığı gibi taksiye Beyoğlu’nun yolunu tuttu. Hayret, trafik yoktu!

 

 

Yolculuk boyunca olumsuz hisleri uzaklaştırıp kendini biraz sakinleştirmek için başını cama yasladı. Gözlerini yumduğunda aklına ilk gelen şeylerden biri hesapsız kitapsız yaşayacağı günlerden birinde, taksiyle İstanbul’u turlama hayali oldu. Taksici nereye gitmesi, nerede durması gerektiğini zaten biliyor olacaktı. O hiç konuşmayacak, sadece etrafı izleyecekti. Bu da ne garip bir hayaldi böyle, yoksa bir Yeşilçam filminden mi aşırmıştı? İçinden hayalin saçmalığına bir kahkaha attı. Baktı tatlı bir uyku göz kapaklarını iyice ağırlaştırıyor, silkelenip yeniden yola odaklandı, doğrusu uyuya kalmayı hiç istemezdi.

Evden kaçmıştı kaçmasına da bakalım manitadan ne haberdi? Çaktırmadan göz ucuyla saatini yokladı, muhtemelen erken giden kendisi olacaktı. Ya işler yolunda gitmezse? Gitmezse gitmesin, o da aynı asık suratıyla eve dönerdi. Sözleştikleri saate kadar telefonuna bakmamaya karar verdi.

-Vatan’dan gideyim mi abla?

-Efendim?

-Vatan’dan…

-Olur…

Kesinlikle hayalindeki taksici bu değildi. Aksaray, Saraçhane, Unkapanı, Şişhane, Tepebaşı… Dolmuş muavini gibi her geçiş noktasının ismini sayıkladı. Bir gün işsiz kalırsa pekâlâ dolmuş muavinliği yapabilirdi! Ağsaray, Ağsarayy, Ağsaraayyy!.. Stresten gülmeye bahane arıyordu. Tarlabaşı’na vardıklarında toparlandı, müsait bir yerde inebileceğini söyledi.

-Bize her yer müsait abla!

Dili bir türlü -işine bak- demeye varmadı; duymamazlıktan gelip parayı uzattı. Özgürlüğün bedeli 15 lira, hiç fena değildi!

 

İlk sağdaki ara sokaktan girip tam planladığı yere çıkınca artık kendi topraklarındaymış gibi rahatladığını hissetti. Böyle kestirmelerde hedefi hiç şaşırmadan tutturuyor oluşu hoşuna gidiyordu, bir aferin kız’ı daha hak etmişti!

İstiklal Caddesi’ne çıkınca hemen Halep Pasajı’na yöneldi; Beyoğlu Sineması’nın wc’sinde kendine çekidüzen verecekti… Kır saçlı abi yine her zamanki yerindeydi, selamlayıp içeri girdi. Uzun süre içeride kalışını, çıkarken süslenmiş olmasını Kır saçlı abinin fark etmemesini umdu ama bu pek mümkün görünmüyordu; tuvalette kimseler yoktu.

Hafif aralık kalan kapıyı sıkıca kapattıktan sonra hazırlanmaya koyuldu. Önce dağınık saçlarını açtı, bir güzel iki yana savurdu. Siyah bir kalemle gözlerine hafif bir buğu ekledi. Dudaklar da hafif kızardı mı tamamdır! Bütün makyaj varlığı bir göz kalemi ve rujdan ibaretti zaten. Biraz daha fazlasını yüzü pek kaldırmıyordu. Misal yanaklarına allık sürecek olsa Oya Aydoğan’a dönüşüyordu ya da ona öyle geliyordu… Bu kırmızı ruju da Berat ablası hediye etmişti, bir kadının mutlaka kırmızı ruju olmalı demişti. O gün bugündür saklıyordu çantasında; demek kısmet bugüneymiş, demek bugün özelmiş… Kırmızı rujla mühürlenmiş bir ilk Pazar, kutlamalar, kutlamalar, kutlamalar!..

 

 

Alıcı gözle şöyle bir izledi kendini aynada. Küpeleri, saati, teninde uçuşan parfümü, en sevdiği sandaletleri… Her şeyiyle hazırdı işte! Son bir hamleye ihtiyacı vardı: Üstündeki, dizleri çıkmış ev taytından hallice tişörtten kurtulmak! Renkli giysilere hiç alışkın değildi. Petrol yeşili bir ton üstüne dev bir kelebek baskısı, üstelik mor renkli, aman tanrım! Neyse ki dantel işlemeli beyaz keten gömleği çantasında hazır bekliyordu. Derken aklından bir şeyler geçti, gülümsedi, tişörtü değiştirmekten vazgeçti. Çantasını topladığı gibi dışarı çıktı. Kır saçlı abiye parayı uzatıp beyaz peçete yığınından bir tane alarak teşekkür etti. Kır saçlı abi rica ederek iyi günler diledi.

Sinemanın merdivenlerini adımlarken içinde geri sayım başlamıştı bile. Acele etmeden birer birer çıktı merdivenleri, sonra pasajın girişine doğru ilerledi; sevdiceği orada bekliyordu işte! Acaba uzaktan izleyip bir süre daha bekletse miydi? Yoksa omzuna dokunup, sürpriz mi deseydi? En iyisi usulca sokulup gözlerini kapatmaktı. Sanki çok hınzırca bir fikir bulmuş gibi çocukça sevindi. Ama gözlerini kapatmaya çalışmasıyla kendini havada dönerken bulması bir oldu. Dünyanın en kıvrak hareketiyle ayakları yerden kesilmişti, dünyanın en güzel sarılmasıydı.

Şaşkınlıktan ve mutluluktan bir süre öylece birbirlerine bakıp güldüler. Sonra tişörtün saçmalığına takılıp bir süre daha gülmeye devam ettiler. İkisi de evden nasıl kaçtığını anlatmak için sabırsızlanıyordu. Tabii önce yanıtlamaları gereken bir soru vardı: Şimdi ne yapacaklardı? Bir Pazar günü nasıl yaşanırdı ki? Hiç plan yapmamış olmanın sıkıntısına kapıldılar bir an. İlk akıllarına gelen sinema oldu, acaba aşağıya inip programa bir göz atsalar mıydı? En kolay seçeneğe yönelmiş olmaktan omuzlar düştü, düşecekti. Sonra çabucak uzaklaştılar bu fikirden; nasılsa sokaklar vardı, sokaklar her zamanki gibi onları bekliyordu.

 

 

Pasajdan çıkıp hızla İstiklal’e uzandılar. Cadde o kadar kalabalıktı ki el ele yürümelerine imkan yoktu. Bütün İstanbul, anneler, babalar, kardeşler, yengeler, enişteler, yeğenler, kim varsa hepsi toplanmış caddede üzerlerine üzerlerine akıyordu sanki. Buralar hep böyle miydi? Beyoğlu’na yabancıymış gibi yadırgadılar insan selini: Ne vardı canım bu kadar koşacak, bir rahat verselerdi ya semte? Öyle ya, en çok âşıkların olmalıydı Beyoğlu, en çok onlar doldurmalıydı sokakları…

Başkalarıyla omuz omuza, ite kaka bir şekilde caddeyi adımlamayı başardılar. Galatasaray Lisesi’nin oralarda Pala Şair’le karşılaşınca da yüzlerindeki sıkıntı dağıldı gitti. Çiçekli fötr şapkası, gurur duyduğu rozetleri, dev boncuklu tespihi ve şiir defteriyle karşılarındaydı ya Pala Şair, şimdi şans da onlarlaydı. Çünkü ne zaman şairi görseler, kaçamakları mutlaka bir macerayla renklenirdi. Çocuk çantasında bir şeyler arandı hemen, bugüne bir nazar boncuğu bırakmak istiyordu. Oradan buradan topladığı rozetlerden birini gözüne kestirdi, sonra da bulunduğu yerden çıkarıp Pala’nın yakasına iliştiriverdi. Ceketinin neredeyse tamamını kaplayan rozetlerine bir yenisi daha eklenmişti. Şapkasını hafifçe öne eğerek teşekkürlerini iletti Pala, gözlerinde yıldızlar belirmişti…

Allahaısmarladık deyip yollarına devam etti bizimkiler. Kalabalığın içinde gözden kaybolmaları uzun sürmedi. Tünel tramvayı kim bilir kaçıncı kez Taksim tramvayıyla buluştu Galatasaray’da. Rayları bir güzel bileyen güneş, yanıp sönen yıldızlar saçtı etrafa. Kırmızı ruj kızardıkça kızardı… Zaman durdu, bir görünmez kapı aralandı sanki; Pala Şair yine yapmıştı yapacağını…

 

 

  • Kırmızı rujun en çok yakıştığı kadınlardan canım Berat Günçıkan’a ve Beyoğlu’nun en afili abilerinden Pala Şair’e sevgilerimle… Yıldızları aşk’la hep parlasın!

 

4 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s