Kalplere vur bir zımba…

Gözlerini kapa diyor Burcu, gözlerini kapa ve hayalini kurduğun evi yavaş yavaş görselleştir zihninde… Dediğini yapıyorum, gözlerim kapalı bir şekilde kendimi hayalimdeki evin odalarında bulmaya çalışıyorum.

-Ne görüyorsun? 

-Bir oda var…

 -Nasıl bir oda?

 -Güzel bir oda…

 -Ama nasıl güzel?..

Burada tam olarak ne söylemem gerektiğini bilemediğim için sorularla beni yönlendirmesini rica ediyorum Burcu’dan.

-Mesela odada neler var? Duvarlarda bir şeyler asılı mı? Dekorasyonu nasıl; eşyalar eski mi yeni mi? Koltuk ne renk? Objeler, çiçekler, diğer detaylar… Pencereden dışarısı görünüyor mu peki? Ya da camlar açık mı? Sen şu anda ne yapıyorsun odada? Anlat biraz… 

Mevsim yaz sonu; vakit, akşamüstünü biraz geçmiş. Ilık, sakin, rahat bir ortam. Dekorasyon çok iddialı değil, tarzım ne, emin değilim. Endüstriyel değil ama, minimalist hiç değil. Sadelik beklentimi aşar o… Rustik detaylardan hoşlanıyorum galiba. Eski eşyalara düşkünlüğüm, nostalji severliğim yüzünden evi ortaya karışık bir tarza da boğmuş olabilirim. Eklektik mi? Evet evet, kesin eklektik. İskandinav bir koltuğun yanında oymalı, ahşap bir konsol; tam bana göre.

 

-Başka? 

-Başka bilmiyorum…

 -Odaklanmaya çalış… 

Odada bir masa var; uzun, ahşap bir masa; yeni değil gibi ama güzel. Duvarlar aydınlık; yer yer fotoğraflar, resimler asılı, çok kalabalık değil… Belli belirsiz bir müzik duyuluyor. Ne çalıyor, kim söylüyor, bilmiyorum; bağırmayan, usul usul bir müzik. Sokaktan içeri giren sesler var bir de, demek ki camlar açık. Trafik gürültüsüne benzemiyor sesler; konuşan, yaşayan, koşturan, duran insan sesleri. Belli ki bir mahallede oturuyorum, cadde üstü olmayan bir sokakta, ev de birinci, bilemedin ikinci katta. O derece anlaşılır sesler. Zaten üst katları sevmem. Hafif bir esinti de var; perdelerin kıpırtısından anlıyorum. 

-Daha?.. 

Dahası da mı olsun? 

Olsun tabii… 

Bir kütüphane var, kitaplar, dergiler, objeler, çeşitli hatıraralar… Biraz karışık. Köşe koltuk yok, televizyon ünitesi yok, zigon sehpa yok… Dresuara sempatim var. Berjer de olabilir, ama renginden emin değilim; berjerim şimdilik renksiz… Etrafta çiçekler var, kurululmuş, yeşillenmiş, çiçek açmış, ağacımsı çiçekler… Ayna da vardır, yastıklar da… Deriyi sevmiyorım, metali de… Mümkün olsa odadaki tüm koltukları, pufları, sandalyeleri Kapalıçarşı’daki dokumacıların pamuklu, yünlü, el dokuması kumaşlarıyla kaplarım. Kumaşları ve ahşabı çok seviyorum. Işıklarsa kesin sarı ve loş, onu biliyorum. Bir de öyle tavandan sarkan aydınlatma unsurlarını sevmiyorum, ondan da eminim. 

 

-Yalnız mısın peki? 

 -Yo, değilim…

 -Kimler var?..

Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp biricik evimde o anda benimle birlikte kimlerin olduğunu görüntüler arasından seçmeye çalışıyorum. Akşama hazırlanıyorum, hazırlanıyoruz daha doğrusu. Birileri erkenden gelmiş, herkes bir görev üstlenmiş. Müzikler kimde, masayı kim kuracak, mutfak kime emanet, mumları kim yakacak? Hangi rakı, hangi şarap? Ona da biri karar verecek… Ben ne yapıyorum peki? Ben ev sahibiyim, heyecanlıyım, etrafı düzenliyorum, başka da bir şey yapmıyor gibiyim… Konuşuyoruz, gülüşüyoruz, mutluyuz.

Soru tekrarlanıyor: Kimler var? 

Yüzler gözlerimin önünden hızla geçiyor. Birini yakalamaya çalıştıkça ötekine, ötekine, ötekine atlıyor sıra; kayıp gidiyor, birbirine karışıyor, siliniyor yüzler, bir türlü yakalayamıyorum. Sonra sesler kesiliyor. Biri camı kapatıyor, sokakta neler olduğunu duymuyorum artık. Bir diğeri müziği susturuyor. Öteki tabakları, bardakları, çatalları bıçakları kaldırıyor masadan. Çıplak bir masa kalıyor geriye. Hah, mumlar da söndü işte. Evet, en son mumlar sönüyor. Demek en son mumları yakan… Derken mutfaktan gelen güzel kokular yerini sönmüş mum kokusuna bırakıyor… Zaman karışıyor; eskiye gidiyorum, çok eskiye. Arkadaşlarının yanında büyüyen mutlu bir çocuğu buluyorum bir yerlerde; yalnızlığa hiçbir övgüsü olmayan, hep kalabalık gezen bir genç kadını izliyorum uzaktan… Ayrı dünyaları buluşturan görkemli arkadaşlıklar, herkese sarılmaya yeten güçlü kollar, gülen yüzlerle dolu fotoğraflar… Sonra… Evlenenler, çoluk çocuğa karışanlar, işe güce saranlar, mesafeye yenik düşenler, yılları maziye gömenler, değişime heves edenler, kendi kabuğuna çekilenler, en çok da alacağını alıp gidenler… Sonra… Bir kadın bir terasın ucunda dağılmış duruyor; uzaklardan bir ambulans sesi duyuluyor sanki; duvarda bir Şahmaran bana bakıyor… Evde yalnızım şimdi, eşyalarımın üstü beyaz pikelerle örtülü.

Gözlerimi açıyorum, Burcu’yu daha fazla uğraştırmamaya karar veriyorum. Gülme krizleriyle biten ilk koçluk denememizin ardından görselleştirme işinde de tıkanıp kalıyorum. Bu da olmadı!

 

Kendi evimde, arkadaşlarımla sık sık toplaştığımız hayali, çocukluktan miras neredeyse. Kalabalık bir evde, odasız büyüyen bir çocuk için kendine ait bir oda değerinde bir hayal. Oda niyetine fotoğraflarla süslü bir duvardan, milli piyango ikramiyesi çıkarsa Kocamustafapaşa dolaylarında alınacak bir eve dönüşmüş bir hayal. Uzun yıllar hiç sıkılmadan kurdum bu hayali. Her defasında evimdeki misafir odasını bir başka arkadaşıma göre düzenledim, ama çoğunlukla gerçek bir Oblomov olan Hıdır’a ayırdım.

Bakmayın yukarıda öyle detaylar aktardığıma; evim çok güzelmiş, değilmiş, bunları pek düşünmedim, umursamadım da aslında. Hayalini kurduğum şey, evimin nasıl olması, ne kadar beni yansıtması gerektiği değildi. Hayalini kurduğum şey o evin, sevdiklerim için bir çeşit hayatı havalandırma noktası olmasıydı. Bir çeşit arkadaşlar zirvesi mekanı, bir çeşit unutma bahçesi, bir çeşit hayallere saygı durağı… Herkes kendisini mutlu hissetsin, neşemiz bol, huzurumuz daim olsun, yeter.

Bu hayalimi çok seviyorum, işin komiği en büyük hayalim de bu, başkası yok. Birkaç yıl önce patronum, büyük bir iş için büyük şeyler düşünmemi istediğinde, “en büyük hayali büyük ikramiyeyi kazanıp Kocamustafapaşa’dan ev aldıktan sonra arkadaşlarını ağırlamak, Beyoğlu’ndaki işine gidip gelmek olan biri, ne kadar büyük düşünebilir ki?” demiştim. Kahkahayı patlatmıştı tabii.

Olsun, ne zaman sıkılsam minik bir mutluluk hapı gibi atıyorum ağzıma bu hayali, iyi geliyor. Geliyordu daha doğrusu. Artık pek gelmiyor. Şimdilerde başkalarının öykülerini dinliyor, başkalarının fotoğraflarına bakıyorum daha çok. Bir yerlerde inanılan, yaşanılan, güzel dostlukların olması kalbimi ısıtıyor. Sevgili Ozan’ın, Masayı yine hazırlayacağım” ya da güzel Merve’nin “İpekli” yazılarını çok sevmem bundan.

mahmut

Saat gecenin bilmem kaçı olmuş. Gene bir dünya dolusu şey yiyip içmişiz; konuşmaktan, dertleşmekten yorgun düşmüşüz. Burcu odasına geçiyor, uyumaya… Ben camları açıp biraz ortamı havalandıracağım. Binanın en üst katından caddeye bakıyorum. İstanbul’un en güzel yerlerinden birinde, şehrin en sevimsiz manzaralarından biri. Binalar çirkin, ritimsiz. Sokak lambaları, sorgu odası spotları gibi düşmüş kentin üstüne. Arabalar gelip geçiyor tektük… Havanın serinliği içime doluyor, içimde anılar savruluyor. Havanın serinliği Sait Faik’in dizelerini getirip bırakıyor önüme:

 “… Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın,
Tipi birdenbire bastırmış,
Uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş,
Yakınlarda at kişnemiş,
Bir süvari şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış,
Ova alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.”

Camları kapıyorum. Işıkları da söndürüp benim için hazırlanmış odaya yöneliyorum. Nevresimler yine mis gibi; keskin temizlik kokusu burnumu gıdıklıyor, üst üste hapşırıyorum. Yatağın üstüne bırakılmış pijamaların yanında yumuş yumuş bir çift çorap da var. Üşüyeceğimi biliyor Burcu. O yumuşacık bir çift çoraptaki şefkat, gözlerimi nemlendiriyor. Hayatımın en soğuk yıllarında Burcu’mun yumoş çorapları çekip alıyor beni tipinin içinden. Kimi zaman güle oynaya, kimi zaman düşe kalka, kaybettiğimiz bazı zamanlara rağmen sonunda birbirimize kocaman sarılarak geride bıraktığımız 20 yıla tüm kalbimle bir kadeh kaldırıyorum içimden. Hiçbir zaman unutmayacağım bu anların değerini…

Hemen giriyorum yatağa, geyikli yastığıma sarılıyorum. Biliyorum, birkaç saat sonra Burcu uyanmış olacak. Yine benden önce kahvaltıyı hazırlamaya koyulacak. Üşenmeyip simit de alacak. Ekmekler kızarmış, göz yumurta tereyağlı. Seviyorum diye evdeki tüm reçeller masada. Çayımız zencefilli, tarçınlı. Çatallar bıçaklar renkli, tabaklar özel el boyaması. Ben ucundan yetişeceğim, mutfaktan peçeteleri, tuzluğu, suyu falan kapacağım nihayet. Sonra saatlerce sohbet edip kahvaltı yapacağız, üstüne kahve de içeriz belki…  Eve dönerken çorapları da kendimle birlikte götüreceğim muhtemelen; çekmecede biriken çoraplara baktıkça gülümseyeceğim. 

Sabahki töreni düşüne düşüne huzurla gözlerimi kapıyorum. Kalbim ısınmış, yüküm hafiflemiş. Evim olunca Burcu için rengarenk çoraplar almaya karar veriyorum. Tek başıma, karanlık bir şatoda yaşayacak değilim ya? Yarasa mıyım ben? Hem yalnızlığı da hiç sevmem. Belki bu kez Kocamustafapaşa dolaylarında değil de Kurtuluş’ta falan olur ama bir evim olacak mutlaka ve ben o odayı yeniden döşeyip o masayı dostlarım için yeniden kuracağım. Hatta annemin cevizli, üzümlü, kuru dutlu çöreğini bile yapacağım.

Kalbime vuracağım bir zımba, rumba da rumba rumba!  

mahmut11

 

 

*İllustrasyonlar, çok sevdiğimiz @augustwren‘e ait. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s