Denge Mühim (imiş)

Konuk Mahmut: Cansu

Hikayeme 4 yaşımdan beri sedef hastası olduğumu söyleyerek başlamak

istiyorum. Sedef tipim açısından şanslıyım, çünkü benimkileri herhangi bir alerjiden

ayırt edemez bilmeyen insanlar.

Sağlıklı beslenme takıntım da yaklaşık 4 sene önce hastalığımı besinlerle

(içeriden) tedavi etmek umuduyla başladı. Böyle bir cilt rahatsızlığınız varsa beni

anlarsınız, dermatologlar bu tip hastalıkları tedavi edemez. Kortizonlu kremler,

karışım merhemler yazar, “Her şeyi kafana takma.” der (bunun bir otoimmün hastalık

olduğunu bile bilmez bazısı), yollar eve. Siz de içinizden vallahi de takmıyorum billahi

de dersiniz. Kremler sürülür, önce sedef rengi kabuklar gider, sonra kızarıklıklar gider

ama birkaç aya tekrar eder. Bazen sırtınızı kaplar benekler, bazen sadece

dirseklerde kalır, bazen tamamen yok olur. Vücut durmadan nem ister, sürekli bakım

ister. Benim için asıl mesele ise sedeflerin yüzüme sıçraması ile oldu, yüzümü

gizlemem mümkün değildi. Kremlerimi düzenli sürersem sorun yoktu ama bir gece

atladım mı, kış mı geldi, yüzüm kızarır ve kururdu, nankör seni, yıllardır krem

görmemiş gibi! Bu hallerde ne zaman eğlencesine Sephora’ya girsem bana talep

etmediğim halde nemlendiriciler denettiler, cildiniz çok kuru dediler (hadi ya!), ne

zaman eczaneye gitsem vah vah ettiler.

İşte bu ahval ve şerait içinde ben kendimi Canan Karatay’ın kollarında buldum

ilk. Hah, dedim, suçlu şeker ve gluten – kestim ikisini de. Eklenmiş sofra şekeri bir illet,

şükür bunu öğrendi herkes ama ben, meyve bile yemedim, 1 sene boyunca, ağzıma

koymadım, sadece 2 öğün yedim. Paleo dünyalar, ketojenik denemeler oy oy daha

neler. Herkese karışıyordum, yeme onu, cık cık şeker mi? Anne, meyve yeme?

Kahve alma sırasında şuruplu bir şeyler isteyen insanları gördükçe içimden ya sabır

çekiyordum. Herkese That Sugar Movie izletmeye çalışıyordum. Yakınlarım bana

despot dediler ama ben yoluma devam ettim, ben aydınlığa götürüyordum onları,

onlar anlamıyorlardı.

Yalnız, tahlillerim iyi güzel de, sedef duruyordu? Üstelik meyve yiyen, hatta

inanır mısınız ekmek yiyen insanların tahlilleri de temiz çıkıyordu. Hatta şöyle garip

bir durum vardı; bendeniz 1 yılın sonunda bu şekilde beslenmeye devam ederken,

cheat meal” diye bir şey çıkardım, o öğünlerde mide hacmimi 10 katına çıkarıyordum, çünkü yemek istiyordum. Önce 2 haftada bir, sonra her cuma, sonra 3

günde bir, oldu mu sana cheat meal, cheat day hatta days!

Bir şeylerin ters gittiğini seziyordum da işte susuyordum. Bir sabah yine

kahvem eşliğinde ofiste ayılmak için sağlık forumlarında takılırken süt ürünlerini kesin diye bir video izledim. Ah, bunu yapayım! Bir buçuk ay süt ürünü tüketmedim,

sedeflerde hâlâ bir değişiklik yoktu, aksine istemediğim halde zayıflamıştım.

cansu 8

Sonra “Intermittent Fasting” yapacağım diye tutturdum, dilimize aralıklı oruç diye çevrilen bu sistemin başlangıç versiyonunda 16 saat içinde hiç yemek yemiyorsunuz, 8 saat içinde yiyorsunuz. Ne yaptım 4 saat yemek, 20 saat yememek! Sonra nasıl dayanıyorsun diyen insanlara da içimden iradesizler dedim, dedim bunu dedim! Çünkü benim için sağlık az yemekti, yarı aç olmaktı, açlığa 24 saat dayanmaktı, bazı besinlerden ölesiye kaçmaktı. Çünkü leptin hormonuydu, insülin dengesiydi, glisemik indeksti. Glisemik indeksin birlikte tüketilen besinlerle hesaplanması gerektiğini, gi listelerinin aslında gerçeği yansıtmadığını falan da bilmiyordum. Patates, havuç kötüydü işte kötü.

Dünyada seni hem doyuran, hem enerjik kılan hem de kilonu koruyan bir beslenme şekli var mıydı ki?

Kader ağlarını örüyordu, cheat day’lerden sonra uyuyamaz olmuştum, midem bulanıyordu, karnım şişiyordu. Herkes bana “Bak, yemiyorsun yemiyorsun sonra yükleniyorsun kendine, her gün az az yesene.” diyordu. Yahu yapamıyordum! Sanki bir dilim ekşi mayalı kızarmış ekmek ödül olmazsa ve onu sıradan bir günde yersem ertesi gün ölürdüm. İlerleyen zamanlarda cheat day ertesi sabahlarında tüm vücudum gerçek anlamda acımaya, kaslarım ağrımaya başladı. Bir şeyler tepetaklak gidiyordu ve bu “hafta içi az ye, sonra el açması böreğe, makarnaya, pizzaya, nachoslara, bir tepsi çikolatalı kurabiyeye, pavlovaya, sconelara, profiterollere (hepsini hafta sonunda yapıp, yiyordum, dışardan yemiyorum yani, ne sağlıklı değil mi, yuh! ) aban” sistemi sürdürebilir değildi. Hem yarın bir gün çocuğum olsa ona beslenmeyi nasıl öğretecektim? Şükür be kızım, ayıyorsun nihayet. Şimşekler çakıyordu sonunda beynimin ortasında, ben galiba beslenmeyi hatta karnımı doyurmayı bilmiyordum!

Canan Hocamın kıyılarını önce meyve porsiyonlarımı çoğaltarak terk etmeye başladım. Ülkenin geri kalan tüm ünlü doktorları gibi Canan Hoca da sürekli ve özellikle kilo vermeye yönelik önerilerde bulunuyordu. Ben istiyordum ki spor yapan, kilo sorunu olmayan insanlara önerilerde bulunsun bağışıklık desin, bağırsak desin ama yok. Bir diğer sebep ise meyve, sebzeleri, baklagilleri hakkınca övmemesiydi, Canan Hanım’ın. Sanıyorum ki akşam yemekten sonra tabak tabak meyve yiyen insanları düşünüyordu, ama yine beni değil. Sonuncu sebebim ise ara sıra yaptığı radikal çıkışlar oluyordu, haberin detayına inip hoca aslında şunu demek istedi diye savunuyordum kadını ama hobi olarak kan tahlili yaptıran bir ailenin ferdiydim ben. İçten içe farkındaydım, Canan Hoca, ne vitamini, ne minerali, ne sağlıklı yağları düşünüyordu. Sanki ne tiroid umrundaydı, ne de bağırsaklardaki bakterilerin mutluluğu; bağışıklıksa arada değindiği bir konu. Belki, gidip kendisine muayene olsam durum farklı olurdu, belki kitaplarına her şeyi yazamıyordu bilemem ama bildiğim bir şey vardı, benim bağışıklık sistemim bozuktu!

Ocakbaşında, kebapçılarda mezelerden daha çok keyif alan bir insan evladıydım ben, salata için, zeytinyağlı için ölürdüm ama az yerdim, çünkü etten ve kaselerce yoğurttan yer kalmazdı. Fakat hep de dilime pelesenk olmuştu, “Vegan olurum ama karnımı şişiriyor yulaf, baklagiller vs.”  Cehaletimi öpeyim. Gerçekten bir sabah uyandım ve ben bir nevi vegan (plant based’i böyle açıkladım kolayca) oldum dedim. Kimse kesinlikle şaşırmadı, alışkınlardı bu tip deneylerime.

Zaten etik nedenlerden ve iklim değişikliğinin bende yarattığı vicdani sorumluluk bilincinden hayvansal gıdaları suçlulukla tüketir olmuştum. Her yumurtanın sahibini arıyordum. Danalar aklımdan çıkmıyordu. Aslında oldum olası et yemek bana öyle aman aman keyif vermemiştir, yanlış anlamayın, 1.5 kg Floransa bifteğini karı koca yemişliğimiz, restoran sahibinden iştahımız için teşekkür almışlığımız var. Fakat işin etik yanı her zaman beynimi karıncalandırıyordu ve ben, etsiz de yaşardım.

Hem bir kadın keşfetmiştim, “Deliciously Ella” olarak biliniyor kendisi. O da bir otoimmün hastalıktan illallah edince kendini sebzeye meyveye vurmuş. Kadını sosyal medyada takip ediyordum ama açıkçası “plant based” bir yaşam sürme kararı alana kadar yemekleri tatsız gibi geliyordu bana. Önce kadının kitabının pdf’ini yolladı kardeşim, sonra tarifleri denedim, yahu, baya iyiydi bunlar. Ben zaten kuruyemişle, hurma ile tatlı yapmaya alışkınım da o sebzelere, baklagillere taklalar attırmak kısmını bu kadınla keşfettim, ilham aldım. Anadolu mutfağının zenginliği ile kitabı birleştirdim, yetmedi Hint mutfağına dadandım. 7 kuşak Akdenizli olmasına rağmen kuyruk yağını su gibi tüketen eşim de yemeklere bayılmaya başladı. Ben bunları yerim yanında da et yerim demeye başladı, tabii, adam vegan olmadı.

Yeni kitabını çıkar çıkmaz söyledim Amazon’dan, diğer kitabı korsandı ya, vefa borcu gibi aldım yeni kitabını. Gelince bir sevinç, bir heyecan. İlk başta dedim ki bu tarifler ne böyle, yulaf, ekşi maya, değişik baklagiller ve sebze kombinasyonları… Ben yulaf yemem, ekşi maya maazallah yemem. Belli bünyede hala Karatay etkisi.

Aynı dönemde Reddit’te gezinirken yulaf hikayelerine rastladım, içinde çinko var, e vitamini var. Cilt için birebir, sedef hastalığı forumlarında öneriliyor. Organik ve yerel üreticilerden yulaf sipariş ettim ve badem sütümle denemeler yapmaya başladım. Tadı cennet gibiydi, bağırsaklarıma da dokunmadı. Ekmek? Artizan bir ekmekçi buldum, ekşi mayalı çavdar, ekşi mayalı cevizli siyez ekmeği, gönder dedim gönder. Haftada bir ya da iki dilimin üstüne, pul biberimi, avokadomu koydum koydum çayla yedim, e iyiyim hala. Sonra neyi fark ettim biliyor musunuz? Ben aç değilim. Hani meyve acıktırırdı, yulafı atlar yerdi, çavdar kötüydü? Ben sabahları badem sütüyle yulaf yiyorum, içine kendi yaptığım badem, fıstık ezmelerini koyuyorum, üstüne evde hangi meyve, hangi fıstık varsa, ee ben doyuyorum. Tanrım doyuyorum!

Aynı şekilde baklagil alımımı, sebze alımımı da arttırdım, hedefim günde 10 porsiyon meyve ve sebze yemek oldu. Onu da yaptım, bir sabah ağlayarak ve çığlık atarak uyandım, bağırsaklarımı deliyorlar! Yok, kimse delmiyordu, sadece bedenim bu besinlere nasıl davranacağını bilemiyordu. Eskiden bu durumu “bana dokunuyor bunlar ya” diye açıklıyordum, araştırdım ki vücudum sadece alışmaya çalışıyor. 1 ay sonra her şeyi çatır çatır sindirir oldum.

Plant based diyorum ya hep, hayvansal gıdaları tamamen kesmedim, B12 hapı araştırması yapmam lazım, doktorlarla konuşmam lazım bu nedenle 2-3 haftada bir biraz et yiyorum. Her gün 2 yumurta, çeyrek kalıp ezine yiyen ben, belki pazar sabahları bir yumurta biraz peynir yanında nohut unundan kreplerle bol yeşilliğe evrildim, yoğurt da aynı şekilde. Tavuk zaten uzun süre önce vedalaştığım bir beyaz etti. Balığı ise çok çok nadir tüketiyorum o da açık deniz Akdeniz balığı. Hedefim tüm hayvansal gıdalara veda etmek mi bilmiyorum. Başıma ne geldiyse bir şeyleri kesmekten geldi ama plant based yaşamımdan çok memnunum, ne demiştik günde en az 10 porsiyon meyve ve sebze.

cansu1

Aslında hem bedenen hem de zihnen büyük bir değişim yaşıyordum, daha dingindim kesinlikle ve daha da enerjik. Sedefleri unutmuştum, yeni ruh halim, enerjim o kadar güzeldi ki. Çeşit çeşit sebzeleri, baklagilleri pişirmek, kuruyemişleri öpüp okşamak, meyvelere mahcup mahcup gülümsemek, hurmadan kendi çikolatamı yapmak, siyah fasulyeden köfte yapmak, enerji topları yapıp işe yaradıklarına şahit olmak, her şeyi topraktan almak… Amacım bu beslenme sistemini tüm hayatım boyunca uygulamak ve daha da lezzetli kılmak olmuştu. Çocuğuma da öğretirdim ki. Bak, evladım çeşit çeşit yiyorsun, doyuyorsun, basit değil mi? Cildimde ise bariz değişiklikler oldu, yüzümde sedef çıkmadı ve yapı olarak inceldi. Vücudumdaki sedeflerimde azalma gözlemledim ve krem sürünce daha çabuk iyileşmeye başladıklarını. Elbette tamamen yok olmadılar ama ben bunu aşmıştım, o bakımı yapardım sorun değildi, ben doyuyordum ve her şeye yetişiyordum. Kitaplarıma, bitkilerime, tenise, yogaya, kendime, sevdiklerime! Hem tokum hem de çeşit çeşit beslendiğim için dolu doluyum!

Bazen neden bana kimse dengeli beslenmeyi öğretmedi diye sorguluyorum, sanki bu sırrı herkes benden saklamış gibi geldi uzun zaman. O forumlarda dengeli beslenmek ne yaaa diye dudak büküp hor gözle bakmalarım, karbonhidrattan öcü gibi kaçmalarım. Ben ki hayatta en çok dengeye önem veririm, bunu beslenmeme uygulamam neden yıllarımı aldı, anlamıyorum. Hazır gıdalar, koruyucular, monosodyum glutamatlar, früktoz şurupları, beyaz un, şeker, yüksek glüten zaten kötüdür bunu artık hepimiz biliyoruz da dengeli beslenme okullarda ders olsa, protein, kaliteli karbonhidrat, sağlıklı yağ nedir, neyi ne kadar yemelisin anlatılsa. Sağlıklı bir kadının günlük fruktoz limitinin yaklaşık 25 gr olduğunu, 3-4 porsiyon meyve ile anca bu sınırın aşıldığını bilse insanlar. Lif alımının ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar az insanın günlük alması gereken lifi alamadığını, bunun bağırsaklara hatta psikolojimize etkisini bilse keşke.

Ekranlarda sadece kilo vermek üzerine konuşulmasa, klişe haber bülteni cümlesi “Yaşam tarzınızı değiştirmezseniz verdiğiniz kiloları geri alırsınız.” ın içi boş kalmasa. Sağlıklı ve “dengeli” bir beslenmenin insanın kendine ve doğaya verebileceği en büyük hediyelerden biri olduğu belirtilse. Mutlu vücut, mutlu beyin olsak, uzar da uzar liste. Bebelere tarım dersleri verilse, öğrense onlar da sofrasına gelenlerin yolculuğunu, doğanın cömertliğini, tarımın zorluklarını, tıpkı bir domates gibi onların da doğanın parçasını olduğunu. Atıkların öneminden konuşulsa, beslenmenin ve doğanın uyum içinde olması gerektiği anlatılsa. (Doğa ve dengeli beslenmeye değinmeyecektim ama dayanamadım, bu yine de çok uzun bir başka bir yazının konusu).

Ben 28 yaşında keşfettim bunları ama insanın zihnini de bedenini de ruhunu da tanıması, değişmesi, gelişmesi ömrünce sürer, sürmeli. Bu keşiften deli gibi keyif alıyorum ya ona bakıyorum ben, varsın geç olsun, güç olmasın.

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s