Pandülcüğüm

Mizaç, hormonlar ve olaylar bir arada aleyhimize bir ittifak oluşturdu mu, işimiz çok zor.

Çocukluğumdan beri tüm zihinsel eforlarıma rağmen bir çatlaktan sızar gibi aklıma düşen, düşüncelerimden savuşturana kadar film akıcılığında zihnimde canlanan bir korkum vardır. İnsan bugüne kadar yaşamadığı ama bir gün yaşayacağını bildiği bir acıya kendini hazırlayabilir mi? Büyük Marmara depremine mesela. Ya da ailesinden birinin ölümüne. Ya kendini hazırladığı için başına gelirse? Evrenin bu tip numaraları olduğunu da biliyoruz sonuçta. En iyisi bir çocuk kadar kırılgan ve korkak olmak. Şu an hiç iyi bir zaman değil evren. Görmüyor musun nelerle uğraşıyorum? Bana biraz zaman ver, ben sana haber veririm. Bu malum korku aklıma düştü mü hemen elimden gelen yegâne şeyi yapar, kendi mantramı tekrarlarım: iptal iptal iptal…

Pandül kelimesini geçen hafta Ankara’ya gittiğimde, O’ndan öğrendim. Sarkaç demekmiş. Duvardaki eski tip saati anlatırken bahsetmişti. Korku ve O’nu aynı yazıda geçirmek istemediğimden, işbu yazıda O bundan sonra ‘pandül’ olarak anılacaktır.

Geçen hafta içimde tarifleyemediğim bir sıkıntı vardı. Huzursuz, bulanık bir duygu. Mizacım veya hormonlarım hemen pislik yapıp zihnimi o kötü korkuyla dolduruverdiler: Pandülle ilgili bir şey olmasın? Çünkü filmlerde çerçeve çatladıysa birine kötü bir şey olmuştur. İptal iptal iptal. Sıkıntı hissi iki gün sürdü. Üçüncü gün annemle telefonda konuşurken, ‘Simge’cim, dedi. Pandül sabaha karşı düşmüş. Burnu kırılmış. Birkaç gündür nezle gibiydi, hastaneye gelince anlaşıldı ki aslında zatürre olmuş. Neyse şimdi doktorlar geldi ben seni sonra arayayım…’

Sakince geri aramasını bekledim. Pandülün yaşlandıkça büyüyen o komik burnunun ne kadar acıdığını, anneannemin o saatte gümbürtüye uyanınca nasıl paniklemiş olduğunu düşündüm. Elim ayağım buz kesti. Ofisteyim, masama geri döndüm. Biraz iş yapmaya çalıştım. Evrene iptallerimi gönderdim. İyi düşünmeye çalıştım.

Sonunda annem aradı. Pandülün burnuna bilmem kaç dikiş atmışlar. Yüzü gözü morluk içindeymiş. Birkaç gün hastanede kalacakmış. İnşallah yılbaşından önce çıkacakmış.

Bu olaydan bir hafta önce Ankara’ya gittiğimde pandülü çok iyi görmüştüm. Yaşı gereği vücuduna uygulanan ters kuvvete rağmen her zamaki gibi dimdik duruyordu. Lacivert boğazlı kazağı, geriye taradığı beyazlı grili saçlarıyla pırıl pırıl görünüyordu. Her daim içi gülen ela gözleriyle beni şöyle bir süzüp, ‘İyi, biraz kilo almışsın!’ dedi. Ne kiloyu ne zayıflığı sever. ‘Asıl siz çok iyi görünüyorsunuz pandülcüğüm.’ dedim. Eliyle amaan der gibi bir hareket yaparak, ’91 oldum artık.’ dedi. ‘Ne var yani?’ diye çıkıştım. O hep dinçliğiyle, merakıyla, vücut enerjisiyle düşman çatlatan pandül, böyle kulağıma tatsız gelen bir lâf ediverdi. Burnum sızladı. Nitekim hemen ardından ‘E uzattık artık.’ dedi sakin sakin gülümseyerek. ‘Sakın bir daha böyle bir şey söylemeyin bana.’ diyerek kendimi içeri attım. 

Pandül yalpalayarak yürüse de baston kullanmaz, gazetesini sırt üstü uzanıp ayaklarıyla pedal çevirerek okur. Vücudunu dinler, tamirat yapar, kitap okurken ışığı doğru yerden aldığına dikkat eder, reçel yapar. Yemek yerken bizi kontrol eder, mutlaka ekler: ‘Çiğneyerek yiyorsunuz değil mi? (Artık biz de hep bir ağızdan katılırız) Bu mide bize ömür boyu lâzım!Biz sofrada konuşurken gülünce pandül de güler. Eliyle kulaklığını yoklar sonra. ‘Yahu’ der, ‘Ben duymuyorum sizi ama siz gülünce ben de gülüyorum.’ Kendine acımaz, benden geçti demez, hayata katılır. Hiçbirimiz pandülün böyle konuşmasına alışık değiliz. 

Hayatı boyunca hiçbir lüksü olmamış pandülün, kendi için en çok para harcadığı şey kitaplar olmuş. Gençliğinde durmaksızın kitap aldığı için kendisine kızan anneannemin korkusuna, aldığı kitapları arabanın bagajında saklarmış. Ankara’ya gidince mutlaka kitap odasına geçer, baş başa uzun uzun sohbet ederiz. O’nunlayken arada bir farkındalık gelir, ‘Şu an daha sonra çok özleyeceğim bir an yaşıyorum!’ diye geçiririm içimden. Son gittiğimde sohbet ederken yine ayni şeyi hissedip ‘Pandülcüğüm’ dedim, ‘Ben bu ailede en çok sizinle sohbet etmeyi seviyorum.’ Hemen ardından ‘He he, ben de!’ diye itiraf etti, canım benim. 

Hastaneye yattığından beri annemden düzenli olarak rapor alıyorum. Geçen gün annem sesi titreyerek, pandülün lâf arasında ‘Ben hazırım artık.’ dediğini söyledi. Hastanede birkaç gün daha kalması gerekecekmiş. Yılbaşını da hastanede geçirdi. Bizimkiler odasını süslediler, ben İstanbul’da kaldım.

Dilerim bu sene hafifleyelim, iyileşelim. Tüm korkularımız yersiz birer kuruntu olarak kalsın. Haydi bre 2019, sağlıcakla gel.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s