Aşk olsun be hırsız…

 

IMG-6585

 

2017 yazı…

Mesaim bitmiş, eve nispeten erken sayılabilecek bir saatte gelmişim. Kapıyı açıyorum, hemen girişte, duvar dibinde büyükçe bir pembe kutunun olduğunu fark ediyorum. Bu evin kutuları seveni, biriktireni, sokakta bulunca eve getireni benim ve bu kutu benim değil. Peki kimin diye, meraklı gözlerle bakıyorum bir süre. Sonra da öğreniyorum ki kutu bana gelmiş. Evet, bana!

Hediye mi acaba diyorum içimden, kim bu ince fikirli güzel arkadaş diyorum, ay ne kadar şanslıyım diyorum… Merakıma on katı kadar heyecan da ekleniyor. Kim bilir ne geldi, son zamanlarda en çok ne istemiştim ki, hangisinde gözüm kalmıştı, umarım çok severdim de değiştirmek zorunda kalmazdım… Bir tahmin yürütmeler, bir hafızayı yoklamalar…

Derken hoop başka soru: Ama doğum günüm geçeli iki ay falan oldu?

Yanıtım hazır tabii: Olsun be, ne olmuş üstünden çok zaman geçtiyse; hem günü gününe hediye vermek eskide kaldı; şimdi kimin vakti var ki bunlara zamanında yetişecek… Kutuyla arama hiçbir şey giremez! Kutu paketli değil, belli ki kendisi asıl hediyemi kamufle etmek için var. İyi ki de paketli değil; aferin, güzel düşünmüş, çok şık düşünmüş, şahane düşünmüş; kapağını açtım mı içinde ne olduğunu hemen göreceğim!

Daha fazla uzatmadan kapağı kaldırıyorum, kaldırmamla birlikte gözlerimden kalpler çıkıyor. Tanrım, bir değil, birden çok hediye; oyuncaklar, aksesuarlar, süsler, sevimli minik, minik parçalar… Mutluluktan uçacağım şimdi! Hemen bir kart, bir not, bir gönderen ismi arıyor gözlerim kutunun içinde, ama yok. Sonra tek tek parçalara bakıyorum, bir ikisi tanıdık geliyor, bazılarının da geldiği yerleri tahmin etmek hiç zor değil: Bu belli ki Küba’dan; bu da kesin Amsterdam’dan; ay şu Güney Fransa’dan; bak bak şu da Viyana’dan; hımm şu kaşkol yıllar önce Atlas Pasajı’ndan… Nasıl ya, bu kaşkolü ben almıştım sanki.

Hakikaten ben?

Gizem bir anda çözülüyor. Kutunun kimden geldiğini o dakikada anlıyorum. Sonra her şey duruyor; merakım, heyecanım, sevincim yerini kaygılı bir duyguya bırakıyor. Kaygılı çünkü bir insanın sevdiği hatıralardan vazgeçmesinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Hemen arkadaşımla görüşmek, üzgün olup olmadığını anlamak, ona sarılmak istiyorum. Bu kutunun neden bana geldiğini ise o anda hiç sorgulamıyorum.

Arasam mı, yazsam mı? Yoksa hediye ayağına yatıp teşekkür ederek yoklasam mı diye evirip çeviriyorum kafamdakileri. Nihayetinde aramakta karar kılıyorum. Kendimce çaktırmadan, biraz da şakaya vurarak soruyorum; o da gülümseyerek “…merak etme…” diyor. İki satır konuşuyoruz sadece. Ardından telefonu bırakıyorum elimden, içindekilere bir tur daha bakıp bir emaneti saklar gibi kuytu bir köşeye kaldırıyorum kutuyu.

Aylar sonra…

Yatağımın üstüne uzanmış tavana bakıyorum; ne iç sıkıntısı ne hayal; net bir boşlukla tavanı izliyorum. Sonra bir anda doğruluyorum, kendimle pazarlığım bitmiş gibi, öyle ani bir kalkış. Hızla dolapları açıyorum, bazayı kaldırıyorum, çekmeceleri çekiyorum. Bir yerlerde sakladığım şeyleri elimi uzattığım gibi kapıp odanın en boş köşesinde sıralıyorum. Kararlıyım, bazılarından kurtulacağım.

Gel buraya, sen de gel bakalım, kaçamazsın asıl sen gel… derken hafızamdan tümüyle silinmiş bir fotoğraf makinesi çıkıyor paketlerden birinin içinden. Gerçek bir hazine. Önce ben bunu nasıl unuttum diye hayıflanıyorum biraz. Yıllar önce kazandığım bir iddiayla benim olmuş, sahibinin bana verirken içi gitmiş, “tamam, biraz hevesimi alayım da sonra yine veririm,” demişim de bende kaldığıyla kalmış. İkimiz de unutup gitmişiz. Kendisiyle birkaç kez fotoğraf çekmeye yeltendiğimi hatırlıyorum, ama neler çektim, o filmleri bastırıp fotoğrafları ne yaptım, hiç izi kalmamış…

Lanet olası o kadar da güzel ki, doğrusu elim pek gitmiyor ondan vazgeçmeye. Başımın üstünde konuşma baloncukları beliriyor haliyle: Aradan geçen 10 yılda makine gerçekten de benim olmuştur belki…  Zaten şu aralar iyice merak salmışım fotoğrafa, hazır bulmuşken bir iki deneme yapsam mı… Bir eşini arasam bulur muyum acaba… Makineye karşı kabaran iştahımla hatıraların yükü arasında gidip geliyorum anlayacağınız… Derken yine ani bir karar: Geri vereceğim!

Sonra da yazıyorum mesajı: Hocam bende bir emanetiniz var.

Cevap: Allah allah, ne emaneti?

Yanıt vermiyorum tabii, içten içe trip atıyorum ya…  Zaten ona da dargınım!

Haftalar sonra hocamla Beyoğlu’ndaki Gazeteciler Lokali’nde buluşuyoruz. Araya uzunca bir süre girdiği için önce sitemler, dertleşmeler, ardından merak gidermeler, dedikodularla geçiyor sohbet. Balıklar yeniyor, kadehler tokuşuyor, yeni iddialara giriliyor ama konu bir türlü emanete gelmiyor. Neyse diyorum içimden, ayrılırken veririm, böylece üstüne bir soru soramaz, ben de açıklama yapmak zorunda kalmam. Kalkmaya yakın çıkarıyorum makineyi çantamdan, sessizce masanın üstüne koyuyorum. Bu ne der gibi yabancı gözlerle bakıyor hocam, hiçbir tanıma belirtisi yok.

E hocam bu sizin ya, hani yıllar önce bir iddiaya girmiştik…

Birden kahkahayı patlatıyor adam: E bu benim değil ki, ben de Ali Öz’den araklamıştım!

Ne yalan söyleyeyim, o anda bir pişmanlık çöküyor üstüme, ah gitti güzelim makine! Ama hocam çocuklar gibi sevinmiş diye pek de çaktırmamaya çalışıyorum. Belli ki çok özlemiş…

Ayrılırken, “Siz biraz hasret giderin de bir ara ben de fotoğraf çekerim,” diyorum gülerek. “Olmaz, bunu vermem, ötekilerden birini alırsın,” demez mi? Çattık!

Aradan bir hafta geçiyor, geçmiyor, Kayıhan Hocam’dan bir mesaj alıyorum: Makinenin içindeki filmi yıkatıyorum? İşte tam olarak burada temiz bir APTAL’la ödüllendiriyorum kendimi. Nasıl olmuşsa makinenin içine bakmayı akıl edememişim.

Nedense filmin boş olduğunu düşünüyorum önce. Ne güzel fırsat ayağıma gelmiş işte, etrafta dolaşıp ne zamandır planladığım gibi fotoğraflar çekebilirmişim… Sonra filmin dolu olma ihtimali için başka bir hayal kuruyorum, tabii bu kısmı daha acıklı: 10 yıl öncesinin İstanbul’u üstüne çekilmiş 10 yıl sonrasının İstanbul’u. Ah ne güzel olurdu. Hikâyeyi de kaçırdın!..

Haftanın sonu geliyor. Cumartesi, sabah kahvaltısına henüz oturmuşuz. Kapı çalıyor, ben yöneliyorum. Kargocu, paket bana gelmiş. Oracıkta açıyorum hemen. İçinden siyah beyaz fotoğraflar çıkıyor. Çoğu flu, ilk bakışta neyin ne olduğunu anlamakta zorlanıyorum. Birkaç kare ilerledikten sonra ise yüzler netleşmeye başlıyor. Leyla bakışlar, sarhoş kaçamaklar, ayakları yerden kesilmiş zamanlar, bir fotoğraf karesinde iki insan ne kadar yakın olabilirse o kadar yakın dostlar… Sonra saçlara iliştirilmiş çiçekler, dantel küpeler, ince kaşlar, yüzlerde patlamış taze sevinçleriyle canım kızlar… Sonra türlü türlü İstanbul’lar… Hayatımın uzunca bir döneminin rüyasını taşıyan fotoğraflar…

Öylece bakakalıyorum. Bir odanın yeterince iyi kapanmamış camları sert bir esintiyle sonuna kadar açılıp rüzgârı içeri almış gibi bakakalıyorum. O rüzgârla evin tüm kapıları tek tek çarpmaya başlamış da sesler yankılanmaya başlamış gibi bakakalıyorum… Al sana eşyalarla, al sana hatıralarla hesaplaşma canım; şimdi biraz daha zırlayabilirsin.

Gün boyu belli aralıklarda zarfı açıp uzun uzun izlediğim fotoğrafları, kütüphanemde kitap yığınlarının altında bir yerlere saklıyorum. Bu olaydan sonra da eşyalarla, fotoğraflarla, hatıralarla muhasebemi temelli rafa kaldırmaya karar veriyorum.

2019’a çeyrek kala…

Aradan geçen süre zarfında hocamla ara ara görüşüyor, sık sık da birbirimize fotoğraflar gönderiyoruz Whatsapp’tan. Ama bir kez olsun o makineden söz açmıyoruz. Ben artık daha çok zaman ayırıyorum fotoğraf çekmeye; bazen, “Bir gün çıkalım da şu rotada birlikte fotoğraf çekelim,” diyerek hocama kafa tuttuğum bile oluyor.

O da restimi görüyor: Çekeriz tabii, beni mi korkutuyorsun?

Yanılmıyorsam 3 ay kadar evveldi: Yine fotoğraflar gidip geliyorken aramızda, hocam arada filmle de çalışmam gerektiğini, bunun bana başka hikâyeler getireceğini söylüyor. “Kendine analog bir makine edin. İstersen Hayyam’a uğrayıp Macro Murat’a danışabilirsin…”

Pusuda sinsice bekliyormuşum gibi atlıyorum hemen, hah diyorum, fırsat bu fırsat: O zaman verin de şu yavru Nikon’u, biraz kendimi sınayayım, biraz ısınayım, bakalım becerebiliyor muyum analog işini?

Yanıtı içime oturuyor: Ah be Gülerjan, hiç sorma; ben o makineyi çaldırdım bir yerlerde!   

Kendime mi kızsam, hocama mı söylensem, yoksa hırsıza bir güzel küfür mü etsem, bilemiyorum. Ne Ali Öz’e, ne bana, ne de Kayıhan Hoca’ya nasip olmuyor güzelim makine. Resmen kendi ellerimle onu hırsıza sunmuşum gibi buruk bir hisle baş başa kalıyorum. Şimdi ne güzel geziyorlardır birlikte; kim bilir ne de güzel anlar kaydediyorlardır… İçimde bir kıskançlık! O anda dünyanın tüm analog fotoğraf makinelerine de küsüyorum. Hem zaten benim neyime analog? Gidip bir aynasız alacağım diye sayıklıyorum kendi kendime.

Bir de aşk olsun be hırsız arkadaş diyorum, öyle hikâyesini bilip bilmeden ne çalıyorsun elin makinesini? Anısı vardır, bekleyeni vardır, hayal kuranı vardır… Gerçekten de aşk olsun!

 

*Umarım Ali Öz bu yazıyı okumaz.

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s