Ada

Çok önemli, çok gidilmesi gereken, çok meşhur, çok güzel -denilen- bir ada olmasına gerek yok. Yapılması, gezilmesi, yaşanması, adım atılması gerekenler listesine yazdığınız bir ada da olmayabilir burası. İbiza değil mesela, ya da Mikonos da değil. Bazı adalar anneanne evinin divanı kadar gizli saklı, belki o kadar çirkin ama bir o kadar mutluluk ve rahatlama sebebi. O vapura, feribota, deniz otobüsüne bindiğimizde hepimizin içinden bir şeyler akıp gidiyor zaten. O -şu aralar- herkesin -dinlediğini düşündüğüm- meditasyon uygulamalarının da dediği gibi; şimdi ayaklarınızın ucundan tüm kötü şeylerin aktığını düşünün, şimdi omuzlarınızdan bugün yaşadığınız stresin uçtuğunu düşünün… Şimdi. Ama şimdi. Yeter ki düşünün. Bir adaya, herhangi bir adaya gidince hepsi oluyor.

Yaşadığım dört ülkenin her birinde ada(lar) vardı neyse ki, İstanbul’da zaten Bostancı’da yaşıyordum; karşımda boncuk gibi diziliyordu hepsi, 15 dakika yürüyordum sonrasında şahane bir vapur seferi, sonra başka bir dünyaya adım atıyordum hep. İsveç’te yaşadım, Göteborg’un tam karşısında, şehrin limanından bir küçük gemiye binip gittiğim küçücük, masal gibi adalar vardı. Hollanda’da yaşadım, güneyinde bir şehirdeydim ama bir trenle en kuzeyine çıkıp oradan bir gemiyle Texel’e, Vlieland’a, Terschelling’e gidebiliyordum. Son ikisine olmasa da, ilkine zaten gittim. Şu an yaşadığım ülke olan Yunanistan ve ada ilişkisini açıklama gereği bile duymuyorum. Çünkü ölene kadar bu ülkede yaşayacağımı bilsem de – ki hiç zannetmiyorum – bu ülkenin her adasını görebilme şansım yok. Şeyma kardeşimizin de dediği gibi:

“Çok ada annecim. “

Çok değil, sadece 8 gün önce, Pire Limanı’ndan osuruk bir deniz aracına binip Aegina’ya ulaştık. Şubat ayının – bir insan / hayvan olsa – sinirleneceği kadar güneşli, ılık bir gündü o gün. Şubat ayı da nihayetinde ne gerekiyorsa onu yapmak istiyordur: ne bileyim yağmur, mesela gri bulutlar, olması gereken sert rüzgar. O gün hiçbiri yoktu. ŞEYM ON YU FEBRUARİ! Biz geç kaldığımızı düşündük, endişelendik ama o biletleri aldık ve attık adımımızı Aegina’ya. Arnavut Uber şoförümüz hepimizden çok daha sakindi. O ilk adımla herkesin nefesi bir düzeldi, sakinledi, damarlarına daha fazla kan aktı, ayakları yere daha sağlam bastı. Çünkü artık adadaydık. Atina’ya sadece 40 dakika uzaklıkta da olsa, Atina’yı dünya gözüyle görüyor olsak bile.

Adadayız arkadaşım, bizi rahatsız etmeyin.

Şubat ayının güneşli havasından yararlanmamak olmazdı, biz de güneşin vurduğu bir masanın kenarına sıralandık, oturduk usul usul bir süre sonra. Çok da aç değildik aslında, çok da içesimiz yoktu. Ama işte yine bi şeyler yedik, yine altın renkli biraları içtik. Hepimiz birbirimize güzel güzel baktık, mutlu olduğumuzu çok da çaktırmadık. Şeyma kardeşimizin de demediği gibi:

“Çok mutluyuz annecim. “

Bir ada, herhangi bir ada, hepimizin sığınağı olabilir. Gördüğümüz her şey kötü olabilir belki ama eninde sonunda gözümüzün ucu bir dalgaya takılır. O dalga köpüğüyle, o kıvrım kıvrım haliyle bizi iyileştirir. Benim (bizim) gibi şanslıysanız o dalgaya güneş vurur, ucu parıl parıl parıldar, gözünüzü kamaştırır. Masanın üstünde uçan meyve sineklerini elinizle iterek yemeğinizi yersiniz, gözünüzün önünde duran maviliğe bakarsınız. Çok yürüyeceğiz demişsinizdir ama o kadar yürümezsiniz, çünkü – o an – canınız istememiştir. Canınız kadar da değerli bir şey yoktur zaten.

Dönüş vapurunun saati yaklaşırken, sıradan bir mekanda oturmaya karar verirsiniz. Gökyüzü siz orada olduğunuz için delirmeye başlar, en turuncu, en kırmızı, en pembe, en mavi hallerine bürünür. Bir antik kentin tepesinden zaten yine sonsuz maviye bakmışsınızdır; kafanız, ruhunuz, kalbiniz olması gerektiği gibidir. Sakin.

Sonra bi feribota binersiniz; neyse ki sizi bu adaya getiren tabuta benzer, benzin kokusunu sürekli aldığınız, sıkıcı osuruk şey değildir bu, bildiğiniz açık mekanları olan, daha yavaş giden, daha insana layık bir deniz aracıdır. Günü bitirmişsinizdir. Adaya içinizden üzülerek el sallarsınız, feribotun 90’lardan kalma o yumuşacık, rahat koltuklarında birileri uyur, siz de başka şahane birileri ile dışarıya sigara içmeye gidersiniz. Sigara içmiyorsanız hava almaya çıkarsınız. Dalgaların sesi sizinledir, karanlığın ortasında bile köpüklerin beyazlığını görürsünüz.

Karaya adım atmadan önce bi etrafınız bakarsınız, güzel olan ne varsa hafızaya ekleyip “Bu da bitti!” dersiniz. Ama…

Ada hepimize iyi gelir. Hepimize.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s