Ayrılık acısı ve Reading Slump

YAZI & FOTOĞRAFLAR: YELİZ ÖZDEMİR

Öğrenciliğimde benim için tatille ilişkilendirerek sahilde ve balkonda kitap okumanın mevsimi yaz, iş hayatına  başladıktan sonra yerini sonbahara bıraktı. Havaların serinlemesi, soğuk kahvenin yerini sıcağına bırakması, kazaklar derken (inanın bana havanın kasıma kadar soğumamasının benim gibi obsesif  romantikler için hiçbir önemi yok) sanki bu mevsim diğerlerinden daha fazla kitap okumak için yaratılmıştı. Bu sene de eylüle yaklaşırken kitap listelerimi hazırlıyor ve evdeki okunmamışlar raflarımı eritmeyi planlıyordum. Fakat Eylül ayında,bir süredir sorunlu bir şekilde devam eden ilişkimin bitmesi ve ayrılığın başa çıkamadığım acısıyla birlikte bütün bu okuma planları suya düştü. Fazla okumak bir yana elime kitap almadığım günler haftalar oldu. Kısaca “reading slump” beni vurdu.

Reading slump (“Okuma yalpalaması” diye Türkçe bir karşılık gördüm ama henüz yerleşmediğinden reading slump ile devam edeceğim) basitçe kişinin okuma eylemini gerçekleştirememesi anlamına geliyor. Kitaplarla bağı daha kuvvetli bir okur içinse bu daha çok bir tıkanma, odaklanamama durumu. İnternette konuyla ilgili başlıklarda önerilen çözümler çoğunlukla akıcı ve sayfa sayısı korkutucu olmayan kitaplar okumak üzerine. Sanki böyle bir ya da iki kitap bitirdiğinde bu meretten kurtulmak mümkünmüş gibi. Oysa benim istediğim kendi ritmime geri dönebilmekti.

Olaylar başladığında Viet Thanh Nguyen‘in Sempatizan kitabını okuyordum. Kafka Kitap’a gönülden inandığımdan ve konusu ilgi çekici geldiğinden başladığım Pulitzer’lı kitap, günlerce çantamda benimle ordan oraya seyahat etti  ancak okunan sayfa sayısı 70’i geçemedi… Ayrılıkla boğuşup, tavana bakmaktan pek aklıma bile gelmedi kendisi. Ama garip olan günde 2 kez vapur yolculuğu yapan ve bunun tamamını kitap okuyarak geçiren benim bu yolculuklarda 1 sayfa bile okuyamaz hale gelmemdi. Kitap okumaya en elverişli bu zamanı kullanmadığım gibi tabii ki kitap okumaya ekstra zaman da yaratmamaya başladım. Haftalar geçerken bir noktada Sempatizan’dan vazgeçip yeni bir kitap attım çantaya: Javier MaríasKarasevdalılar. Ne akla hizmet Marías’ın beni bu durumdan kurtaracağını düşündüm bilmiyorum, kitabın arka kapak yazısına kapılmış da olabilirim gerçi: “María Dolz her sabah işe gitmeden önce kahvaltı ettiği kafede onun için bir mutluluk timsaline dönüşen evli bir çifti gözlemlemeye başlar.”Neyse. Şimdi açıp ayracın olduğu yere bakıyorum da bu kitapta da 28. sayfadan ileriye gidememişim. Gel zaman git zaman kendime reading slump’ta olduğuma dair bir tanı koyup onu çözmeye karar verdim. Madem akıcı kitap gerekiyordu bol övgülü, gizem türünde bir bestseller bunu çözmeliydi: A.J.FinnPenceredeki Kadın. Karanlık havası beni biraz dibe çekse de 3 gün gibi bir sürede kitabı bitirdim. Atlatmış mıydım reading slump’ı, sular seller gibi okumaya devam edebilecek miydim? Sıradaki kitap çok sevdiğim Ian McEwan‘ın sadece 149 sayfalık Fındık Kabuğu. Bundan daha iyisi olamazdı derken bu kitap da sürüncemede kalanlar listesine eklendi, günler geçti bitirilemedi, ele alınmaz oldu. Ama bir işe yaradı. McEwan’ın anlatıcısının bir fetüs olduğu bu kısa roman aslında çok özgün bir Hamlet uyarlaması ve bana yaz aylarında bir yerde okuduğum modern batı edebiyatı yazarlarının sürekli Shakespeare ya da Dante ile hesaplaşma halinde olduklarıyla ilgili cümleyi hatırlattı. Kendi kendime açtığım okuma savaşında yeni hedefim Shakespeare’di. Okunacak kitaplar sıralaması yaptım, kaynak kitaplar seçtim, siparişler verdim -İşe bakın ki reading slump kitap alışverişi alışkanlığına hiç etki etmiyor. Ayda bir kitap bile okusam, onlarca kitap sipariş edebiliyordum.- Onlar gelene kadarki sürede okumakla ilgili çok sevdiğim Peter Mendelsund‘un Okurken Ne Görürüz? kitabını tekrar elden geçirdim. Normalde bu gibi dönemlerde hep favorim Jane Austen kitapları olurdu, bu sefer sevmenin,sevilmenin ve mutlu sonların olmadığı yazınlara yöneldim. Shakespeare üretimi aşklara zaten inanmıyordum. Kitaplar geldi, bir cumartesi günü havaya inat kahvemi yapıp, playlistimi oluşturup, balkona yerleştim. Romeo ve Juliet ile kendi Shakespeare challenge’ıma başladım (yüzlerce kez de okusam bu aşka hala inanmayacağım).Orijinal metinle karşılaştırarak, tüm referansları ve sembolleri inceleyerek haftasonunu geçirdim. İşe giderken vapurda ikinci sıradaki Bir Yaz Gecesi Rüyası‘nı okumaya başladım, iki gün içinde okumalarıyla birlikte tamamladım. Sonra Kuru Gürültü‘yü okudum, 93 yapımı bayıldığım uyarlamasını izledim. Veronalı İki Soylu Delikanlı‘ya geçmeden önce ara verdim. Sanki bir şeye, birine inat etmiş gibi okuyor, bir görevi yerine getiriyor gibi hissediyordum. Araya çok sevdiğim bir yazarın yeni çıkan kitabını aldım: Yu HuaKanını Satan Adam. Tek bir eserini okumama rağmen benim için naiflik ve su gibi anlatımın karşılığı olan bu yazar yine şaşırtmadı. Öğle aralarında yemeğe yalnız çıkıp, kitap okuyacak kadar bağladı kendisine. Shakespeare’e geri döndüm, 3 kitap daha okudum, bu sefer daha çok keyif aldım. Tiyatroda Haluk Bilginer başrolünde Kral Lear izledim. Patti Smith‘in Adanmışlık‘ını okudum arada, hem de nerdeyse bir oturuşta. “Neden yazıyoruz? […]Çünkü öylece yaşayıp gidemeyiz.” diyerek bitiyordu kitap. Patti Smith hayatın her anından ilham aldığı gibi, yazdığı minik kitapla da bana ilham kaynağı oluyordu. Okuyorum, aralıksız okumak istiyorum, okumakla ilgili de okumak istiyorum.Okuyamadığımda kendimi zorluyorum. Çünkü öylece yaşayıp gidemem…

Adanmışlık’tan sonra birkaç Shakespeare ile daha devam ederken Hırçın Kız sonrası yazarla ilişkime ara veriyorum. Devir ne olursa olsun cinsiyetçiliğin böylesine göz yumamıyorum. (Ki yakın zamanda kendisinin farklı bir sonla kurgulanmış oyununa da gittim ama hala sindiremiyorum bu oyunu.)

O sırada Knausgaard‘ın Sonbahar‘ını yayınlıyor Monokl. Yazarın doğmamış kızına mektubuyla başlayıp, son sayfasına kadar her bir bölümden büyük zevk alıyorum (Evet “Kusmuk” bölümü dahil.). Talihsiz bir şekilde içindeki birkaç detay eski sevgiliyi hatırlatıyor, ama görmezden geliyorum. Bir kez daha belki ben de yazabilirim diye düşünüyorum, ne zaman Knausgaard okusam böyle oluyor biliyorum.

Bahsettiğim kitaplarla okumayı ne kadar sevdiğimi ve gerçek ritmimi hatırlatıp son bir zorlu görev daha veriyorum kendime. Kalınlığıyla korkutucu gözüken, uzun zamandır okumak istediğim bir roman: Orhan PamukMasumiyet Müzesi. (O günlerde kendimi ne kadar aşktan soyutlamaya çalışsam da hücrelerime işlemiş romantizm kendi kitabını buldu bir şekilde.) Daha ilk sayfalardan Kemal’le Füsun’un hikayesine kapılıyorum.Toplu taşımanın kitap okunamayacak anlarında, öğle aralarında, ofiste küçük molalarda, evde gözlerim kapanıncaya kadar okuyorum. Yağmurlu bir kasım gecesi arkadaşımı zorla Çukurcuma’ya götürüyorum. Kemal’in 8 sene misafirliğe gittiği evi ve mahallesini görmek istiyorum. Yazarın zihnine ve kurgu gücüne tekrar tekrar hayran oluyorum.

Böyle hisler ve düşündükçe kalbimi kıracak güzel anlar için yaşadığımı biliyorum. Reading slump’tan kurtuluyorum, ayrılık acısını atlattım mı bilmiyorum. Ama kabullenecek kadar iyi hissediyorum yeniden. Belki biraz daha okursam yeni bir aşkı bile kabul edebilirim, kim bilir…

Konuk Mahmut, Yeliz Özdemir’i Instagram’da yelizozdemir adresinden takip edebilir, okuma serüvenine ortak olabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s