“İstanbul’un sorunları yalnızca rant hırsıyla, kötü niyetle açıklanamaz…”

Mimar profesyonelliği, gazeteci merakı, aktivist duyarlılığı ve hiç eksik etmediği sevgisiyle usanmadan şehri izleyemeye, onun için çabalamaya devam eden Korhan Gümüş ile İstanbul üzerine bir söyleşi…

Processed with VSCO with 6 preset

Genel bir özetle başlayalım: Tarihi yapılarından ormanlarına, sembolik mekanlarından kültürel dokusuna, hafızasına dair pek çok şeyi değişim rüzgarlarına kaptırdı İstanbul. Bugün elimizde ortaya karışık, değişik bir şehir görüntüsü var… Bütün bunlar kaçınılmaz mıydı, sizce sorunumuz tam olarak ne?

Şehirler, fosilleşmemiş, arkeolojik bir kalıntıya dönüşmemiş yerleşim alanları yaşayan varlıklardır, değişirler. Değişim bir sorun olarak görülmemelidir.  İstanbul’un sorunu zannedildiği ya da söylendiği gibi değişim değil, şehirselleştirilmemiş yönetim pratikleridir. Deneyim kopuklukları, hafıza boşlukları üzerine kurulmuş olan, işaretsizleştirici, nesneleştirici politikalardır. Açıkça söylemek gerekirse şehrin yönetim aygıtı, 19. yüzyıldan kalma, Viktoryen bir model üzerinde kurumsallaşmış olduğu için tıpkı endüstriyel alanlar, askeri tesisler, antrepolar gibi işlevsiz kaldı. Dolayısıyla  yalnızca bu mekanlar değil, ama asıl kamunun kendisi, yönetim aygıtı bir boşluğa dönüştü. Çünkü ilk modern yerel yönetimler kurulduğunda, mevcut şehirsel ağın içinde mühendislik bilgisiyle, disipliner yöntemlerle şehre müdahale etmek mümkündü. Buna “insansız şehircilik” diyebiliriz. Bugün hâlâ yönetim aygıtı, korumayı, ulaşımı, imarı ayrı işlevler olarak kavrıyor ve kapsayıcı, ilişkisel bir deneyim üretemiyor. Bu yüzden bu disipliner yönetim aygıtı değişimi yönetebilir olmaktan çıktı. Eminönü, Topkapı gibi sadece şehrin değil, dünyanın da eşsiz yerlerine yapılan otoyol kavşakları gibi projelere, Karasurları’ndaki müdahalelere, kentsel dönüşüm projelerine baktığınızda bunu görüyorsunuz. Plancılar şehri planlıyormuş gibi yapıyorlar. Yeni yapılan siteler, iş merkezleri bir şehirsel düzen oluşturmuyor. Mükemmel tasarlanmış olsalar da müşterek alanlar yok. Kaldırımda bile yürüyemiyorsunuz. Yürünemeyen yer, bir şehir olamaz.

“Eskiden kimdir gerçek İstanbullu” gibi bugünün sorunlarıyla kıyasladığımızda biraz romantik kaçabilecek meselelerimiz vardı. Şimdi ise yaşadığımız şehrin gerçekliğini kavramakta zorlanıyoruz. Birden çok İstanbul söz konusu… Günümüzde İstanbulluların şehirle ve şehrin sorunlarıyla ilişkisi sizce nasıl?

İstanbul’un özelliği tarihinin her döneminde göç almasıdır. Bu, şehri yaşatan bir özelliktir. Sorun göçün yönetilmemesidir. Size bir örnek vereyim: Bir uzman özel mülkteki bir tarihi eserin “eşi benzeri bulunmayan bir sur parçası olduğunu, korunması gerektiğini” söylüyor, onu yıktırmak üzere olan bir müteahhitte. Aldığı cevap ise şu: “Eğer bu duvar senin dediğin gibi çok değerliyse, bana şu kadar para ver, taşları sana satayım.” Eşsiz sur parçasını yıkan kişiye kızabiliriz, onu cahil bulabiliriz ama aralarındaki ilişki bu. Şehrin bu seçkinci, yukarıdan bakan bir yönetim anlayışıyla korunmaya çalışılmasının tam karşıtını, kuralsız gelişmeyi motive ettiği kanısındayım. Buradaki çelişki, değerin nesneye ait olduğunun varsayılmasında. Bu karşıtlığın sembiyotik bir ilişki biçimine yol açtığını düşünüyorum. Oysa tarihi bir varlık, tıpkı bir sanat eseri gibi ancak zihinsel bir eylemlilikle değer kazanır. Bilinmeyen bir şey, değerli olamaz. Değer, varlıkların özünde bulunan bir şey değildir, işlenmesi gereken bir şeydir. Başka bir deyişle kendi başına değer oluşturmazlar, bir değer sistemi içinde anlam kazanırlar. Demek ki şehirde yaşanan sorun yalnızca rant hırsıyla, kötü niyetle de açıklanamaz. Bu değer sistemini oluşturan sosyalizasyon süreçlerinin, ilişkilerin olmadığını gösterir. Sorun tarihi yapıların ve doğanın korunmasının, şehirleri planlamanın bir gelişme modeli içinde değil; doğal ve tarihi değerleri korumanın bürokratik bir yaptırım gibi algılanmasıdır. Bu yüzden sorun eğitimliler ile eğitimsizler, bilenler ile bilmeyenler arasındaki bir çelişki gibi algılanıyor. Bu, insanlarla şehrin ilişki kurmasını engelliyor.

Processed with VSCO with 6 preset

Bugünün İstanbul’unda tarihi &kültürel mekanları pek çok farklı vesileyle ziyaret edebiliriz artık: Düğün salonu, restoran, kebapçı, tatlıcı… Son olarak da nargile salonları olarak karşımıza çıkmaya başladılar. Bunlar ne tür sakıncalar doğuruyor İstanbul adına?

Tarihi mekanlar farklı amaçlar için kullanılabilir, elbette. Ancak İstanbul’daki durum farklı. Şehrin simgesi olan bir anıt bir yapının örneğin restoran olduğunu görebiliyoruz. Burada ya piyasacı bir kullanım modeli çıkıyor karşımıza ya da çok steril bir resmi kullanım biçimi. Buradaki eksiklik kamunun bu mekanları yönetmek için katılımcı bir modelinin olmaması, birlikte farklı bir eşiğe taşıyamamasıdır. Örneğin bir kültür kuruluşuyla işbirliği yapmak ya da mekana ait bir özerk yönetim modeli geliştirmek yerine en kolay yol seçiliyor, piyasaya terk ediliyor. Bu yüzden bu tür mekanların şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir işlev kazanmasını mümkün kılmak, bir anıt olarak sahip olduğu değerin korunmasını sağlamak yerine araçsal bir yaklaşıma yol açıyor. Bu da kamusal niteliğin, zenginliğin kaybına yol açıyor.

Tarihi & kültürel mekanların, bu tür amaçlarla kullanılmasının önüne geçemesek de en azından daha az yıpranmalarını sağlamak için ne gibi önlemler alabiliriz?

Karşımızda resmi bir kamu modeli var. Örneğin şehrin içinde kalan hava gazı fabrikalarını ele alalım. Bunların, şehir doğal gaz ağına katıldığında işlevsiz kalacakları belliydi. Bu kararı veren yöneticilerin “bundan haberimiz yoktu” deme hakları yok.  Kamu, bu kamusal alanların başka yöntemlerle şehrin kamusal hayatına katılmasında tıpkı hava gazı fabrikası gibi işlevsiz kaldı. Bu yüzden piyasa aktörlerine, ticari kullanımlara açmaktan başka çare bulunamıyor. Ama şöyle bir düşünün: Bir restoran sahibi, ya da yatırımcı şehrin önemli bir anıtını, ya da hafıza mekanını ne ölçüde kamusal kullanıma açabilir? Yatırımcıların, piyasa aktörlerinin, kararlar ve proje yönetimi oluştuktan sonra, ancak hizmet alımında devreye sokulması gerekir. İstanbul’da yapılan ise tam tersi.

Biz İstanbulluların en önemli sorunlarından biri de şehrin değişimiyle birlikte yaşadığımız bellek kaybı. Hafıza ve mekanlar konusunda neler söylemek istersiniz?

Evet, insan yerleşimleri, hatta bildiğimiz özellikleri ve yüklediğimiz anlamları ile doğa, tıpkı diğer bildiklerimiz gibi belleğimizi oluşturuyor. Yani onları, imgeleri yalnızca zihnimizde değil, çevremizde, anlamlandırdığımız mekanlarda muhafaza ediyoruz. Bunların kaybı, beyin ameliyatında bir parçasının alınmasına benziyor. Belki zihnimizde bir gölgesi kalıyor ama yaşam çevremizden siliniyor. Bu yüzden deyim yerindeyse, yerinden yurdundan edilen, zorla atılan göçmenler gibiyiz.

Hafıza ve mekan deyince aklıma İstanbul’un en önemli kültür varlıklarından biri olan Büyükada Rum Yetimhanesi geldi. Son olarak Galata Rum Okulu’nda “206 Odalı Sessizlik” sergisiyle tüm süreci bir kez daha okuma, izleme şansı bulmuştuk. Bu sessizlik nasıl bozulur, yetimhaneyi kurtarma şansımız var mı?

Ben her zaman umutluyum. Restorasyon için gerekli kaynak da bulunur, yönetimi için yenilikçi fikirler de ortaya çıkabilir. Böylece bu tür anıtlar İstanbul’un kamusal hayatına bu eşsiz mekan geri kazandırılabilir. Ancak bunun için önce bir proje yönetimi tesis etmek gerekir. Yetimhane’nin bir hafıza mekanı olarak değerini ancak araçsal olmayan yöntemlerle keşfedebiliriz. Bu değeri işleyecek, değerlendirecek bildiğimiz disipliner sınırlar içine izole edilmeyen bir uğraşa ihtiyaç var.  Bu sergi ve”Okullar Okulu” temalı  4. Tasarım Bienali’ne paralel olarak düzenlenen etkinlikler Yetimhane’nin yalnızca fiziksel bir varlık olmadığını gösterdi. Eğer Yetimhane gibi anıtları bildiğimiz dar uzmanlık kalıpları içinde düşünmezsek, onu bir nesne değil, sınırsız bir çabayla keşfedilecek ve korunacak bir varlık olarak kavrarsak, yaşatma şansına sahip olacağımızı düşünüyorum. Bu tür deneyimlerin İstanbul’un gelişmesi için büyük bir fırsat oluşturabileceğini düşünüyorum.

Öte yandan şehrin altında da keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir hazine var. Ve o hazine, bütün olan bitenlere inat, gün yüzüne çıkmak için sabırsızlanıyor; gün geçmiyor ki kazma vurulan bir yerden “bulundu” haberi gelmesin… İçimden bir ses, yöneticilerin bu “bulundu” haberlerine çok da sevinmediğini söylüyor, siz ne dersiniz?

İstanbul gibi binlerce yıl imparatorluk başkenti olmuş bir şehrin diğerlerinden farkı çok. Örneğin dünyada en büyük şehirsel sur varlığına sahip. Çünkü Ortaçağ’da İstanbul büyüklüğünde şehir pek yoktu. Böylesine önemli bir kültür mirası ancak bilgi yönelimli uğraşlarla anlam kazanır. Şehrin yöneticileri bu anıtları ihaleyle yenilenecek inşaat nesnelerine dönüştürdüler. Böylece hem İstanbul anıtlarını imha etti, taklitleriyle değiştirdi, hem de nitelikli iş gücü, eğitim, bilimsel uğraşlar felç edildi. Yani sonuçta İstanbul’un eşsiz kültür mirasına olduğu kadar halkına da zarar verildi. Düşünebiliyor musunuz? İstanbul’da kurtarma kazısı olmayan hiçbir arkeolojik çalışma yok. Bu ne demek? Yani inşaat için karar alınıyor, yatırım projeleri hazırlanıyor, izin alınacağı zaman eğer orada bir şey çıkarsa, kurtarma kazıları yapılıyor. Bu yüzden arkeolojiye hep bir engel gibi bakılıyor. Oysa arkeoloji İstanbul gibi bir şehrin en önemli bilimsel araştırma ve geliştirme sahası olabilir.

2010 yılında sizinle söyleşi yaptığımız günlerde İstanbul bir yandan Avrupa Kültür Başkenti olma heyecanını yaşıyordu, bir yandan da Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkarılma tehdidiyle karşı karşıyaydı. Aradan çok zaman geçti. Bugünkü İstanbul kültür başkenti seçilebilir mi ve UNESCO yaptırımlarını ne kadar ciddiye aldık, almalıyız?

İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi gönüllü insanların on yıllık uğraşlarıyla oldu. Bu grubun içinde 1996 Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi’nde Evsahibi Komite’yi oluşturmuş, 1999 Depremi’nde acil yardım çalışmalarını koordine etmiş insanlar bulunuyordu. Bir bakıma bu girişim bu deneyimlerin bir devamıydı. Çünkü kamu sistemindeki eksiklik, başta da söylediğim gibi fikir üretiminin bağımsız olmaması. Bu deneyim şehirde nasıl bir gelişme olabileceğini gösteriyordu. Kültür meselesi de hep iktidar nimetlerinden yararlanan küçük bir azınlığın meselesi gibi algılandığı için ne yazık ki bu imkanlar kullanılamadı. UNESCO meselesi, tıpkı diğer kültürel alanlarda olduğu gibi kısır bir iktidar paylaşımı mücadelesine dönüştü. Eğer bu girişim engellenmeseydi, AKM örneğin 8 senedir kullanılıyor ve şehrin kamusal hayatını zenginleştiriyor olacaktı. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerlerde örnek yönetim deneyimleri geliştirilecekti. Müzelerin yönetimi geliştirilecekti. Ancak bağımsız çabalarla gelişen, filizlenen bu yenilikçi girişimler kamu işlevlerini kendileri için kullanan ayrıcalık sahipleri tarafından el birliği ile imha edildi. Ancak gene de umutsuz da değilim, çünkü kültürel çalışmalar konusunda şehirde muazzam bir potansiyel bulunuyor ve yeni girişimler var. Şimdi geçmişten ders çıkarmanın zamanı.

Bu saatten sonra İstanbul’u layık olduğu bir koruma kültürü ve yönetimine kavuşturma şansımız var mı? Acaba kendi haline bıraksak daha mı iyi korunur?..

İstanbul başta da söylediğim gibi bir arkeolojik kalıntı, fosil bir şehir değil. Yaşayan bir şehir. Bu nedenle kendi haline bırakma imkanı yok. Ancak kültür mirasının korunmasıyla ilgili yenilikçi deneyimlerle birlikte çok daha büyük fırsatlar olabilir. Koruma, gelişmenin alternatifi ya da karşıtı değildir. Tam tersine, bu tür deneyimler değerlerin keşfedilmesini, bilginin ilerlemesini, toplumsal refahı ve düşünce özgürlüklerini sağlar, başka alanlardaki gelişmelere de örnek teşkil eder. Bu nedenle, zararın neresinden dönülse kardır. Eğer korumanın bürokratik yasak olmadığını, tam tersine gelişmeyi teşvik eden bir işlev olduğunu anlayabilirsek, bunu deneyimleyecek alanlar yaratabilirsek, daha nitelikli bir şehirde yaşayabiliriz.

Processed with VSCO with 6 preset

Değişen hayatlarla birlikte keşfetme kültürümüz de bir level atladı. Sosyal medyaya bakılırsa İstanbul’u eskisinden çok geziyor, fotoğraflıyor, paylaşıyoruz. Onu gerçekten yaşayıp anlayabildiğimizi söyleyebilir miyiz?

Evet, ben de gözlemliyorum. Teknolojik imkanlar sayesinde şehirle ilişkimiz gelişiyor. Eskiden yalnızca mimarlar, şehircilik öğrencileri falan dolaşır, fotoğraflar çekerlerdi. Ancak gene de bir eksiklik var. Bu ilgiye karşılık kamu kurullarının kültür merkezleri, müzeleri etkinliklerde çok yetersiz. Oysa kamusal alanın bu ilgiyi teşvik edecek çalışmalar yapması, bağımsız kurumları desteklemesi gerekli.

Önümüzde yerel seçimler var. Sizce İstanbul’u yönetmeye talip bir adayın en önemli vaadi ne olmalı?

Birinci öncelik kamu sistemini yenilemek olmalı. Yalnızca deniz ulaşımına baksanız, kamu sisteminin nerede yetersiz kaldığını görürsünüz. Merkezi yönetim yerel yönetime devrettiğinde elde bir yönetim deneyimi yoktu. Hizmet alımı özelleştirilebilir, ama yönetim kamusal nitelikte olmak zorunda. Kamusal alanların, kıyıların, yeşil alanların ya sahibi yok, ya da terk edilmiş halde kalıyor ya da özelleştirmekten imara açılmaktan başka çare bilinmiyor. Bu da şehrin yaşanabilir olmasını engelliyor. Neoliberal koşullarda bildiğimiz katılım biçimlerinin bir işe yaramadığı çok açık. Bu yüzden başka şehirlerde olduğu gibi, politik tercihlerin ötesinde yerel yönetimleri yeniden yapılandırmak gerekiyor.

Son olarak: Korhan Gümüş’ün İstanbul’una, vazgeçemediklerine dair birkaç öneri istesek sizden?

Şehirde bir yerlere yürüyerek gitmek. Mesela Sultanahmet’ten, Hipodrom’un kenarından Kadırga’ya yürümek. Orada, bir zamanlar dedemin müdavimi olduğu havuzlu kahvede biraz oturup Kumkapı’dan Samatya’ya kadar uzanmak. Şehrin, nasıl olduysa, ne yapıldıysa inatla soylulaşmamış bu merkezi, bana başka bir yerde yürümekten daha çok keyif veriyor. Ama zaten vapur, tramvay dışında neredeyse her yere yürüyerek gidiyorum. Kışın ada vapurlarını çok seviyorum. Özellikle bir masa ayarlayıp evdeymişçesine kitap okumak, çalışmak mümkün. Yazılarımı bazen vapurda hazırlıyorum. Sakin bir düşünme ortamı sağlıyor. Ayrıca kültürel açıdan çok canlı bir şehirde yaşıyoruz. Özellikle şehir, tarih, felsefe, sanat üzerine çok sayıda etkinlik oluyor. Bunları izleme fırsatı bulmak yanında katılmak da önemli. Pasif bir izleyici olmak yerine tıpkı bir öğrenci gibi öğrenmek için katılmaya çalışıyorum. Başka hangi şehirde böyle bir imkan olabilir? Şehirle ilgili meselelerle uğraşmak, ilişki kurmak, küçük de olsa bir şeyleri değiştirmeye uğraşmak birçok gerilimi, can sıkıcı konuyu aşmayı getiriyor. Mesela yürürken yerlere atılmış plastikleri topladığım zamanlar oluyor. İstanbul insanı içine alan, dışlamayan bir şehir. İlginize göre hemen bir karşılık buluyorsunuz. Tıpkı geçmişteki zanaatkarlar gibi yapacak çok iş var. Herkese tavsiye ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s