Oyunun adı Netflix

Çok eski değil, geçtiğimiz Mayıs ayında Netflix jeneriğinin Cannes’da yuhalanması ile ayyuka çıkan “Sinema sinemada izlenir” histerisinin altından çok sular aktı, Netflix’in yapım ve dağıtımını üstlendiği Roma içinde En İyi Film ve En İyi Yönetmenin olduğu 10 dalda Oscar’lara aday gösterildi, pek çok eleştirmen tarafından yarışın erken bir galibi olarak da selamlandı, en iyi yönetmen, en iyi görüntü yönetimi ve en iyi film Oscar’larını evine götürdü. Belgesel Kısa Film dalının da galibi Netflix’in dünya tatlısı belgeseli “Period. End of Sentence” olunca değişimin kaçınılmazlığının kanıtlandığı sandık. Heyhat! Hollywood’un en büyük kalantorlarından Steven Spielberg’ün hiç hoşuna gitmedi bu iş. Akademi’ye gidip babacan bir azar çekti, sinema salonlarına özel olmayan filmlerin neye hizmet ödüllere boğulduğunun hesabını sordu. Sayın Spielberg’e cevap vermek zorundaki yetkililerden olmadığımız için kendimizi şasnslı hissediyor muyuz, sayın Mahmutter’lar ? Şahsen ben yüzüne yüzüne gülerdim bence. Neyse…

Görünen o ki, teknolojinin değişimi, her nevi seyirci direncini kırıp alışkanlıklarımızı ve ezberlerimizi bozmaya devam edecek. Özellikle kanalın içeriği yönettiği, sinemaya gitmenin günden güne lüks bir eziyete dönüştüğü, yüksek meblağlar karşılığı girdiğimiz sinema salonlarında geçirdiğimiz vaktin kabaca %20’sinde reklam izlemeye zorlandığımız, ürün karmasının çeşitlilikten çok tek tip, kitlesel tüketime uygun seçeneklere yakınsadığı, büyük şehirlerdeki sayılı birkaç alternatif haricinde seçeneklerin epey kısır kaldığı bizimki gibi pazarlarda seyircinin daha ucuz ve daha pratik seçenekler aramaya başlamasında şaşırılacak bir taraf yok.

Şubat ayının çok konuşulan gelişmesi, Organize İşler: Sazan Sarmalı’nın vizyon salonlarında geçirdiği iki haftanın ardından Netflix’e damlaması ise daha uzun yıllar konuşulacak bir vurgun hikayesi şüphesiz, özellikle de filme vizyondaki birinci haftasında verilen GQ Türk Sinemasına Katkı ödülü ile birlikte düşünüldüğünde hikayedeki Sazan’ın kim olduğuna dair rivayetler iyice çeşitleniyor, ama bu yazının konusu değil.

Sinemada film izlemenin kolektif tadı çoktandır sosyal medyada filmler hakkında dönen muhabbet ile ikame oldu zaten. Üstelik, ne yalan söyleyelim, bir kamusal alan olarak sinema salonlarında da temel görgü kuralları konusunda ortak paydada buluşmakta zorlandığımız bir gerçek. Mobil devrimden ne yazık ki en çok etkilenen şeylerden biri birlikte film izleme deneyimi. Şu şartlar altında, evde, kendi belirlediğiniz şartlar altında, filmin dünyasında daha kolay kaybolma şansınız bile olabilir. Hem ne demiş büyük düşünür Sartre: L’enfer, c’est les autres. Neyse, konudan uzaklaşıyorum. Sebebi ziyaretimiz Netflix’in aklını çelmeyi başardığı sinema dehaları ve onların bu yeni mecraya özel üretimleri.

2018 yılında Alfonso Cuaron’dan Roma’yı, Coen Biraderlerden The Ballad of Buster Scruggs’ı, hatta ondan önce Fincher’ın vizyonundan/vizöründen Mindhunter’ı, Ava DuVarnay’in zihin açıcı 13th’ini izlemiş seyirciyi 2019’un ilk günlerinde Dan Gilroy imzalı Velvet Buzzsaw ve Soderbergh’in yani marifeti High Flying Bird karşıladı. İlki modern sanat piyasasını, ikincisi endüstrileşmiş sporu topun ağzına koyması ile benzeşseler de Gilroy sistemi parçalamaktan, Soderbergh ise olası uzlaşma biçimlerinden dem vuruyor, tabir-i caizse ikisi çok ayrı tellerden çalıyor. Ben ikisinin de kalburüstü işler olduklarını düşünüyor, Amerikan bağımsızlarına meraklı seyirciye tavsiye ediyorum.

Senenin ilerleyen günleri daha da enteresan gelişmelere gebe. Önce bir Cannes listesini görelim istiyorum ama her durumda sonbahar festivallerine ve 2020 ödül sezonuna damgasını vuracağını bildiğimiz birkaç film için şimdiden sabırsızlanmamak elde değil.

Benim için en heyecan verici olanı kuşkusuz ki Martin Scorsese imzalı, Al Pacino ve Robert De Niro’yu biraraya getiren the Irishman.

Doksanlarda sinemayla ilgilenmeye başlayan herkesin Pacino ve De Niro’nun efsanesine gözlerini açtıkları bir gerçek. Liseliler bilmez, yüzyılın en bitmez muhabbetiydi, “Pacino mu daha büyük oyuncu yoksa De Niro mu?”. İtalyan kökenli Amerikalı bu iki aktörün seksenlerde “errrkek”liğin en sert yüzlerini perdeye aktarırken nice auteur yönetmenin alter egosunun ete kemiğe bürünmesini sağlamış olmaları kendilerini böyle bir rekabetin öznesi yaptı. De Niro, malumunuz, Scorsese’nin DiCaprio’dan önceki ilham perisi. Al Pacino’nun ise bu ilk Scorsese işbirliği. De Niro ve Al Pacino’yu birlikte izlediğimiz dördüncü filmi müjdeleyen The Irishman’den önceki ortaklıklarında bir başyapıt (the Godfather: Part II), bir modern klasik (Michale Mann imzalı Heat) ve bir tane de unutsak daha iyi olacak komedi filmi (Righteous Kill) var. Hal böyleyken sinefil kalplerimiz pır pır ediyor, filmle ilgili gelen her haberle beklentimiz bileniyor. Scorsese’nin 5 yıldan uzun süredir filmin üzerinde çalıştığını biliyoruz, bütçesinin 120 milyon dolardan 180 milyon dolara fırladığını biliyoruz, bu bütçenin hatrı sayılır bir kısmının De Niro ve Pacino’nun dijital olarak gençleştirilmesi için harcandığını biliyoruz. De Niro’nun Netflix’i cesaretinden dolayı tebrik ettiğini, kendisinin bile projeyi ticari açıdan riskli gördüğünü biliyoruz.

30 yılı aşkın yönetmenlik kariyerinin ilk Oscar adaylığını (Lee’nin değil Oscar’ın ayıbı) bu sene alan Spike Lee de Netflix’e transfer olanlardan, kendisinin Da 5 Bloods isimli, başrolünde Black Panther’dan tanıdığımız Chadwick Boseman’ı izleyeceğimiz yeni filminin dağıtım hakları da Netflix’te. Bu usta yönetmenin Netflix ile ilk ortaklığı da değil üstelik. Zat-ı şahanelerinin kariyerinin pimini çeken, 1986 yapımı She’s Gotta Have It’in, aynı isimli dizi uyarlaması da Netflix’te izlenebilecek işlerden. Üstelik 10 bölümlük ilk sezonunun her bölümünün altında da Lee’nin imzası var.
Da 5 Bloods’ı beklerken izleyecek birşeyler arayanlara buradan duyurmuş olalım.

Bir yeni haber de müzikal cephesinden: Whiplash ve Lalaland ile müzikal janrını tazeleyen Damien Chazelle de Netflix’in yolunu tutanlardan. Paris’te geçen bir müzikal dizinin yapımcılığına soyunan Chazelle ilk iki bölümü yönetmeye de niyetliymiş. Kendisinin romantik Paris klişesine zaafı hepimizin malumu, Netflix’te “çok kültürlü Paris’in kalbinde yer alan bir caz kulubünün hikayesi” tanımı ise şiddetle Lalaland çağrışımı yapıyor. Fransız yeteneklere erişiminin faydasını şimdiden gördük, başrol için A Prophet ve Le Passé’den tanıdığımız Tahar Rahim’i izleyeceğiz.

Geçen ayın marifetlerinden Triple Frontier’da Ben Affleck’ten Oscar Isaac’e yıldızlardan oluşan bir kadroyu evlerimizde ağırlama imkanı veren Netflix’in 2019 planları arasında detayları netleşmemiş, Guillermo Del Toro imzalı karanlık bir Pinokyo uyarlaması, Ava DuVernay imzalı bir mini seri, David Michod imzalı, Robert Pattinson ile Timothy Chalamét’yi bir araya getiren tarihi bir epik var. Cannes Film Festivali, seçkisinde Netflix filmine yer vermeyeceğini duyurup, gelenek ile yeniliğin mücadelesinin bu sene de devam ettiğinin altını çizse de, hem Netflix, hem de diğer dijital stüdyolar portföylerine kalburüstü isimleri eklemeye devam ediyorlar. Kazananın seyirci olması dileğiyle…

One thought

  1. Spielberg & aynı derecede öfkeli olduğuna inandığım onlarca yönetmen & yapımcı gatekeeping yapıp holivudu birbirinin aynısı filmlerle doldurmasalardı azıcık hak verebilirdim, onun yerine gülesim geldi.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s