AĞAÇLAR

Sevgili themahmut okurları,

Size ağaçlarla ilgili birkaç haber getirdim. Sonra da sahneyi assoliste bıraktım. Dilerim, önümüzdeki günlerde yolunuz sık sık ağaçlar tarafından kesilsin. Mayıs’ınız şen olsun!

IMG-9634

 

BİR KİTAP

Bir aydır yanımdan ayırmadığım, ayıramadığım bir kitap var. İncecik; içinde kısacık metinler, şiirler, çizimler yer alıyor. Hermann Hesse’nin çatık kaşlı, insanı kendisiyle düelloya davet eden o kocaman yapıtlarından farklı; cüssesiyle de anlattıklarıyla da ürkütmeyen, nefes aldıran bir kitap.

Açıyorum bir sayfayı, koca bir kış inatla, cesaretle direnen bir kayın ağacının, zamanı geldiğinde savaşmadan, olgunlukla kendini nasıl hafif bir esintiye bırakışını dinliyorum. Başka bir sefer, bir şeftali ağacının “hayatın o huzursuz oyununu” çağrıştıran salınışını izliyorum. Bazen okuduklarımla birlikte içimde bir yerlerde, bir filizin toprağını çatlattığını hissediyor, yeniden doğuş mucizesi için tıpkı yazarın kendisi gibi sabırsızlıkla pusuda beklerken buluyorum kendimi. Peki ya o yaşlı erguvan ağacı! Kırılmış, parçalanmış gövdesiyle öylece yerde yatan o güzelim erguvan ağacı. Ah! Oysa açık pembe çiçekleri ve görkemli gövdesiyle ne de güzel uzanıyordu göğe… Bir lanet de ben okuyorum o fırtınaya!

Özetle: Ağaçlarla, çiçeklerle, kuşlarla, derelerle, patikalarla süslü, kutsal bir mabet Hesse’nin “Ağaçlar” kitabı. Yeri geliyor sayfalardan bir ağıt yükseliyor, yeri geliyor başınızda kavak yelleri esiyor. Yalnızlığına da kırgınlığına da şifayı ağaçlarda arıyor Hesse. Talan edilmiş bahçesine ağaçlar dikerek, onlarla konuşarak, onları dinleyerek, bazen de sadece izleyerek iyileştiriyor kendini.

Bize kalansa, sokakta yürürken gözlerimizi dört açmak, gördüğümüz her ağacı selamlamak, onlara sarılmak oluyor. Kabul ediyorum, ağaçlara sarılmamız, bazen dışarıdan bakıldığında tuhaf karşılanabilir; ama olsun, ağaçlarla arkadaş olabilmek için göze almaya değer bir tuhaflık olur en azından. Balkonumuzda günden güne uzayan fidanımızla (ne ağacı olduğunu henüz çözemedik) benim her hafta sonu boy ölçüşmem de babama tuhaf geliyor. Bence o kadar da tuhaf değil. Arkadaşlar birbirlerine sarılır, bazen de boy yarışına girerler.

-Evet, bu hafta itibariyle benim boyumu geçti kerata!

-Ha bir de meğer bir guguk kuşu görmüşüm, ama tanıyamamışım. Şimdi onu daha iyi anlıyorum.  

Daha fazla uzatmamak için şuraya “Günce Yaprağı” şiirinden bir bölümü de bırakıyorum. İyi okumalar!

Ve bir ağaç diktim o toprağa,

Sevgiyle doldurdum torflu toprağı,

Güneşin ısıttığı suyla suladım yavaşça,

Ve suda usulca yüzdürdüm köklerini,

Orada şimdi bir ağaç; küçük, körpe ve orada olacak,

Biz çoktan göçüp gittiğimizde ve bugünlerin

Gürültüsü, patırtısı ve sonsuz sıkıntısı

Unutulduğunda o dehşetli korkusuyla,

Alize rüzgârı bükecek belini.

Sağanakta hırpalanacak,

Güneş gülecek yüzüne, ezecek böğrünü ıslak kar,

İspinozlar ve sıvacıkuşları yaşayacak dallarında,

Dibindeki toprağı eşeleyecek kirpi.

Ve ne yaşadıysa, tattıysa, çektiyse

Yıllar yılı, yeni yeni hayvan nesilleri,

Keder, şifa, rüzgâr ve dostluğu güneşin,

Günbegün taşacak ondan şarkısıyla…

 

1_0jO42D9iKOLcK11BWipAdQ

 

BİR DUA

Ağaçlar ve iyileşmek sözcükleri aynı cümle içinde geçince peşin peşin Sebastião Salgado ve eşi Lélia Wanick Salgado’nun kulaklarını çınlatmış oluyoruz tabii. Uzun yıllardır devam eden Instituto Terra projesinin 2019 fotoğrafları, geçen hafta gündeme yansıdı ve şifa niyetine bir ekrandan ötekine paylaşılıp durdu. Konuyla biraz kişisel bir ilişki kurduğum için projenin anlam ve önemini tarif etmeye çalışmayacağım. Süse, övgüye, yüceltilmeye ihtiyacı yok zaten. Gerçek bir mucize olarak karşımızda duruyor.

Hikâye özetle şöyle: “Hiç kimsenin kendini çağında yaşanan trajedilerden koruma hakkı yoktur, çünkü yaşamayı tercih ettiğimiz toplumda olup bitenlerden bir bakıma hepimiz sorumluyuz,” diyen Salgado, seneler seneler boyunca fotoğraf makinesini işçilere, madencilere, göçlere, mültecilere, soykırıma, kuraklığa ve burada sayamadığım daha pek çok trajediye yönlendirmiş olmasının bedelini, “ruhunun hastalanmasıyla” öder. Sömürü, şiddet, vahşet onun insanlığa olan inancını ve umutlarını da tahrip eder. Bir süre fotoğraf çekmeyi bırakır ve inzivaya çekilir.

15 yaşındayken ayrıldığı Brezilya’daki memleketi Minas Gerais’e, neredeyse 50 yıl sonra geri dönen Salgado, bu süre zarfında çocukluğundaki yağmur ormanlarının yok olduğunu görür. Bölgenin yalnızca %0,5 ağaçlarla kaplıdır, doğal hayatsa tamamen kaybolmuştur artık. Çorak toprak, bütün görüp geçirdiklerinden sonra Salgado gibi hastalanmıştır.

Lélia Salgado’nun, “Neden yağmur ormanlarını yerine koymuyoruz?” sorusuyla canlanan Instituto Terra Projesi’nin tohumları, işte böyle atılır. Orman mühendisi bir arkadaşlarıyla oturup bir proje geliştiren çift, 20 yıl boyunca kendilerini ağaç dikmeye adar.

Binlerce dönüm araziye dikilen milyonlarca ağaç… Sonuç: 293 ağaç türüne ek olarak 172 farklı kuş, 33 memeli, 15 kertenkele ve sürüngen türüne ev sahipliği yapan yeni bir cennet! Haberler, ormandaki besin zincirinin en üstünde yer alan jaguarların bile ormana geri döndüğünü söylüyor.

Proje sadece ormanı yeşertmekle kalmaz tabii, Salgado’yu hayata döndüren kurtarıcısı olur. Fotoğrafçının son projesi “Genesis” da bu vesileyle hayata geçer. Darwin ne gördüyse onu görmek istediği için Galapagos’ta Genesis projesine başlayan ve 8 yıl boyunca sabırla doğayı gözlemleyen Salgado, “İşin sırrı benim de bir kaplumbağa, ağaç ya da çakıl taşı kadar doğanın parçası olduğumu anlamaktı,” diyor.

 

 

“İguana’nın pençesine bakınca Ortaçağ şövalyesinin zırhlı eldivenini, pençenin kemik yapısına bakınca da onun kuzeni olduğunu gören,” Salgado’ya inanmayalım da ne yapalım şimdi?

Şifa arayışının hepimizi biraz “modern mürid”lere çevirdiği bu zamanlar için Sebastião Salgado ve eşi Lélia Salgado’daki kerametin, azıcık bize de bulaşmasını temenni ederim. Kendi adıma ise müsaadenizle biraz daha fazlasını. Esra’nın bahçesini yeşertmeyi becerip saksılarda çiçeklerin açmasını sağlayabilirsem, kendi bahçemdeki boşlukta bir ağaç daha boy vermiş gibi sevineceğim. Sonra o çiçeklerden birkaçını çoğaltır Burcu’nun saksılarına da dikerim. Sonra da karanfil elden ele… Böyle de romantiğiz işte! (Sevgili Salgado, sen biliyorsun içimdekini…)

Buraya özetle taşımaya çalıştıklarımın detaylarını, görsel bir şölen olarak izlemek isteyenlere “The Salt of the Earth” belgeselini hatırlatıyor, son olarak sözü yine Salgado’ya bırakıyorum:

“Bu topraklar bizim için çok önemli. Burada bir döngüyü tamamlıyoruz. Biz hayatımızı bu döngü içinde geçirdik. Anne babamın hayatı, kız kardeşlerimin hayatı ve benim hayatımın büyük bir bölümü… Ve şimdiki hayatımızı burada yaşıyoruz. Lélia ve ben. Bu topraklar bizim hikayemizi anlatmaya devam ediyor. Çocukluğumu şekillendirdi, yaşlılığımda bana eşlik ediyor. Öldüğümdeyse, bu orman bir kez daha doğduğumdaki gibi yemyeşil olacak ve böylece döngü tamamlanacak. Benim hayat hikayem işte bu.”

 

IMG-9670

 

BİR AĞAÇ

Niyetim Mayıs gelmeden bloga bir erguvan konusu yetiştirip, yolunu gözleyenler için İstanbul’dan konum bildirmekti ama bazı elde olmayan sebeplerden ötürü yazı Mayıs’ın ilk günlerine kaldı. Yine de geç kalmış sayılmayız. Nereden baksak, bir 10 gün kadar daha zamanı var erguvanların. Onları şehrin kalabalığı içinde arayıp bulmak biraz zor olsa da mecbur gidip yerlerinde görecek, çiçeklerine yüzümüzü sürecek, kokularını ciğerlerimize dolduracağız ki bahar bize küsmesin. Hem erguvanlarını selamlamadan geçip gittiğimiz İstanbul’un da Mayıs’ın da boynu bükük kalır. Kim demiş? Ben diyorum. Çünkü mayıs benim kabul ayım, şahsen bana küsmesini hiç istemem. Vazifemi yerine getirmek için hac yürüyüşlerime başladım çok şükür.

Erguvan ağaçlarının dalları genel olarak nisan sonları gibi kızarmaya başlıyor, mayıs başında salkım salkım çiçeklerle karşılar bizi ve bu şölen maalesef en çok iki hafta sürüyor. Tabii aralarında nispeten daha tezcanları olanları da var; bir bakmışsınız onlar bu takvime sadık kalmadan erkenden patlamışlar. Haziran gelmeden de eteklerini toplayıp gözden kayboluyor erguvan çiçekleri. Kısacık bir yaşama övgü seremonisi gibi. Ama çiçekler öyle marifetli ki bu kısıtlı zamanda bile şehrin rengini değiştirmeyi başarıyorlar. Şu sıralar atlarsanız bir Boğaz vapuruna, Boğaziçi semtlerinin nasıl pembeye, mora kestiğini görürsünüz.

Gülhane Parkı, Yıldız Korusu, Ortaköy Cemil Topuzlu Parkı, Kuruçeşme sırtlarındaki Hatice Sultan Korusu, Küçükbebek’te Arif Paşa Korusu, Boğaziçi Üniversitesi’nin ve Amerikan Kız Koleji’nin bahçeleri, Emirgan Korusu, Aşiyan, Rumeli Hisarı; Anadolu Yakası’nda Beykoz Ormanları, Paşabahçe’de Tepeüstü, Hidiv Kasrı’nın denize bakan yamaçları, Fethi Paşa Korusu, Küçüksu sırtlarındaki Sevda Tepesi, Kandilli’de Cemile Sultan Korusu, Fenerbahçe Parkı, Kalamış, … Buralar Mayıs’ta hep erguvan, benden hatırlatması.

İlaveten hiç ummadık yerlerde de erguvanlara rastlamak mümkün. Kağıthane’ye giderken bir bakıyorsunuz sıra sıra erguvanlar var yol kenarlarında. Misal Şişhane’yi su yolu bellememe rağmen orada üç erguvan ağacının olduğunu ben de geçenlerde fark ettim, demek hiç açtıkları dönemde yolum kesişmemiş onlarla. Moda sırtlarında erguvanlarla karşılaşmak da sürpriz olmayacak, oralara da baya yayılmışlar. İnanmazsınız bizim Bağcılar’daki şahane parkımızda bile varmış erguvan ağacı, onları da yeni keşfettim!

 

L1230706

 

Şu ana kadar en güzellerinden birine, Sultanahmet Milyon Taşı’nın orada rastladım. Neredeyse tepeden tırnağa, hiç boşluk bırakmadan açmıştı çiçekler. Karşılaşmanın tatsız yanı, bu güzelim ağacın tarihi bir kazı alanı içinde kalmış olmasıydı. Ancak zıplayarak aramızdaki  koruma duvarını aşabildim.

Tam bir erguvan aşığı olan Doğa Koruma Merkezi’nden Yıldıray Lise’ye göre ise en güzel erguvan ağacı, Beşiktaş Valideçeşme Taksi Durağı arkasında. Kendisi yaklaşık üç hafta önce erguvan hareketini başlattı, Boğaziçi’nin erguvanlarını selamlamak için kalktı Ankara’dan İstanbul’a geldi. En yaşlısı nerede, bu yıl hangisi aramızdan ayrılmış, geçen yıllarda çocuk olanlar şimdi ne durumda imiş, kayıt altına almaya devam ediyor. Instagram’dan @yildiraylise hesabını izlerseniz #engüzelerguvan etiketiyle yurdun her köşesinden erguvanları görebilirsiniz.

Hadi bakalım, elimizi çabuk tutmakta yarar var. Zira doğa severler, İstanbul severler, fotoğraf severler, like severler, turistler, hatta Avrupalı turistler… (Evet evet, yanlış okumadınız, bildiğimiz Avrupalı turistler, İstanbul’umuza geri dönmüşler…) Anlayacağınız bahardan payına düşeni almak isteyen kim varsa sokaklarda ağaç, çiçek avında şu sıralar.

Çaresiz biz de kalabalıklar arasında yerimizi alıp güzel İstanbul’umuza yeniden bağlanacağız.

 

5AD2210E-2500-41FB-A1D3-3C9D105A7D71

 

BİR TEŞEKKÜR

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden sevgili hocam Kayıhan Güven, biz öğrencilerine haberciliği, haber fotoğrafçılığını, röportaj geleneğini anlatırken İstanbul’u asla pas geçmezdi. Bu şehri, tarihiyle, kültürüyle, coğrafyasıyla, edebiyatıyla olduğu kadar günlük hayatta hep bir alışkanlıkla içinden geçip gittiğimiz sokakları ve çoğu zaman ne kadar güzel olduklarını fark edemediğimiz ağaçları, kuşları, çiçekleriyle de tanımamız için bulduğu her fırsatı değerlendirirdi. Bir bakardık ajandamızın içinde Adalar’dan gelmiş bir mimoza dalı. Bir başka sefer masamızı süsleyen bir erguvan fotoğrafı… Bakınız yukarıdaki de kendisinin bize sunduğu güzelliklerden biri: Artık arşivlerde kalan Narmanlı Han’ın mor salkımları.

Diyeceğim o ki, sokaklarını gezerek; ağaçlarını, çiçeklerini selamlayarak; kuşlarıyla, kedileriyle, köpekleriyle konuşarak; şairlerinden, yazarlarından, fotoğrafçılarından ilham alarak İstanbul’u biraz olsun tanıma şansımız olduysa, üzerimizde emeği büyüktür.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s