Ne izlesek – #pekyakında

Bugün size büyük kısmını, büyük ihtimalle, #pekyakında izleyemeyeceğimiz bir grup filmden bahsedeceğim. Asıl niyetim Cannes programına bakmaktı, ama Cannes’ı gidenler hepimize anlatsın. Filmler geldikçe konuşuruz zaten buralarda.

Aşağıdaki filmlerin tek ortak özellikleri fragmanlarından posterlerine beni heyecanlandırmayı başarmaları. Gelecek güzel günlere odaklanmak adına, bana katılmak isteyenleri kanalıma beklerim.

The Farewell – Lulu Wang: Posthumous’tan tanıdığımız Uzakdoğu Lulu Wang’in Sundance’te pek beğenilen the Farewell’inin fragmanıyla bile beni ağlatması beklemediğim bir şeydi. Özellikle bizim gibi ne batılı olabilmiş, ne doğuya ait kalabilmiş neslin bam teline basacağını düşünüyor, mendillerinizi hazırlamanızı öneriyorum. Crazy Rich Asians ve Ocean’s Eight ile geçen sene iyi bir yıl geçiren Awkwafina hanım kızımız da belki bu sene çeşitli ödüllere uzanır.

Midsommar – Ari Aster : Hereditary pek benim kalemim değildi, teknik işçiliği ve müthiş oyunculuk başarısını görmezden gelemesem de, izlemesem de olurmuş. Midsommar aynı sularda yüzüyor gibi görünüyor olsa da, belki de feminen bir uyanış hikayesi olabileceğini düşündüğüm için, ilgimi cezbetti. Korkuyu alıştığımız karanlık ve izbe mekanlardan pırıl pırıl bir güneşin altına koymasına ayrıca tam puan. Baş roldeki Florence Pugh, Lady Machbeth’te karizmasıyla seyirciyi ekrana bağlamış, bize bir film yıldızı müjdelemişti. Midsommar, biraz da bunun sağlaması için önemli. Parmaklarımın arasında izlemeyi hevesle bekliyorum.

The Souvenir – Joanna Hogg: İngiliz senaryo yazarı ve yönetmen Joanne Hogg’un eleştirmenlerce bugüne kadarki en iyi filmi olarak selamlanan yarı-otobiyografik The Souvenir, sinemasal olarak pek sevdiğim pek çok şeyi içinde barındırıyor. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz Tilda Swinton. Yönetmenin aynı zamanda arkadaşı da olan Swinton’ın filme tek katkısı kendi muhteşemliği değil üstelik, filmin esas kızını Tilda hanımın kızı Honor Swinton Byrne oynuyor. Aldığı en ağır eleştiri küçük burjuvanın dertlerine fazla odaklanması, filmde sorun olarak sunulan her şeyin aslında sınıfsal şımarıklıklardan başka bir şey olmaması yönünde. Eh, herkes Ken Loach olmak zorunda değil.

Late Night – Nisha Ganatra: Dünyanın en nefis aktrislerinden biri Emma Thompson. Mentorunuz olsun, arada telefon edip hal hatır soralım, yeri geldiğinde omzunda ağlayayım istiyor insan. Mindy Kaling ise, hepimizin malumu, pek başarılı romantik komedi dizisi ile klasik güzellik standartlarına nanik yapması ve nefis komik zamanlaması, Hollywood’da kadın olmakla ilgili kuralların baştan yazılmasına katkıda bulunuyor. Late Night için bir çeşit romantik komedi demek yanlış olmaz, ama aşk yerine iş var. Bir tarafta başarısını sürdürme derdinde bir talk show sunucusu, diğer tarafta tutkuyla yapmak istediği şeyi yapmak için fırsat kovalayan genç yazar adayıyla kariyer meselesine iki farklı uçtan yaklaşıyor. Ne kadar başarılı olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Long Shot – Jonathan Levine: Listedekiler içinde vizyon tarihini bildiğimiz tek film, Long Shot, Mayıs ayı bitmeden izleyebileceğiz. Charlize Theron’un başkanlık şansı yüksek bir politikacıyı oynadığı filmde Seth Rogen işe yaramaz arzu nesnesini oynuyor. Rogen’in “bir nevi tersine Pretty Woman” olarak tanımladığı filmden tek beklentim tatlı bir romantik komedi olması, gülüp eğlendiğim bir Cuma akşamı geçirtmesi. Yönetmen Levine’in CV’sindeki işlerden sadece hiç fena bulmadığım 50/50’ye aşinayım, bence iyi referans.

Şimdilik bu kadar. Siz de merakla beklediklerinizi yorumlarda paylaşsanız keşke.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s