*DUT AĞACI

Durağa gelmeden trenin kapısından kendimi göz ucuyla şöyle bi izliyorum; saçımın bombesi yerinde duruyor mu hâlâ diye. Durmuyorsa minik bir çalımla saçlarımı sola atacağım da… Uygun pozisyonu alıp havalandırmaya fırsat bulamadan kapı açılıyor.

– Olsun belki o da gecikmiştir, belki istasyonun sonundadır hem; şurada savuruveririm, ne olacak!

Ama bakıyorum ki gelmiş de indiğim kapının beş-on adım ötesine kurulmuş bile. Beni görür görmez el sallıyor. Bi de gülmüyor mu? Gel de çaktırmadan volümü yükselt! Yarım saat bekleyen insan, azıcık surat asıp uzaklara bakar biraz. Ben olsam öyle yaparım yani, ne de olsa küser huylu bir kızım… Şıp diye yanında bitmek de ne demek? İstesem buna da çatar, böylece neden geciktiğimi güzelce örtbas edebilirim. Ama o kadar da değil, efendi efendi sahipleneceğim mahcubiyetimi. Hiç hesapta yokken kazandığımız fazladan 1 saati, benim gevşekliğim yüzünden yine kaybetmişiz zaten…

– Bırak kafanda yazmayı da hızlan!

Zaman daha çok kaçmasın diye hızlanıyoruz hemen. Sağımızdan, solumuzdan vızır vızır arabalar geçiyor; yukarıdan güneş, aşağıdan asfalt ateş ediyor. Bir an evvel, bir serin yola sapsak da canımızı kurtarsak bari! Misafir kabul etmiş ev sahibi telaşıyla civarda bildiğim güzel köşeleri kafamın içinde yan yana getirmeye çalışırken etrafımda ne var, farkında bile olmuyorum. Sadece yolu ezberlemiş bir şekilde peş peşe sıralanıyor adımlarım…

Tam da aradığımız türden bir yol görünmüşken karşıda, beni durdurup birkaç saniye evvel ayak bastığımız yere işaret ediyor. Geri geri attığımız bir iki adımdan sonra kendimizi iki dut ağacının ortasında buluyoruz. Yerler bile dut tutmuş; asfaltta dut özü kaynamış da etrafa mayhoş bir koku bırakmış ve ben anca o an idrak edebiliyorum. Pes!

Gözlerimiz bir göğe, bir yere, bir göğe, bir yere yönelip dururken, korsan bandanalı bir abi uçan süpürgesini, bir okmuşçasına fırlatıyor ağaca. Vay, tam isabet! Başımıza birden dutlar yağmasın mı? Saçlarıma, omuzlarıma, kollarıma çarpan dutlar, hızlarının kesilmesi suretiyle yere yumuşak bir iniş yapıyor, biz de neşeyle avuçlarımıza dolduruyoruz. Abi hızını alamayıp bi uçan süpürge daha fırlatıyor; kısa bir süreliğine dut yağmuruna tutuluyoruz sanki…

Ne oluyorsa da ondan sonra oluyor zaten. Bu sokaktan şu sokağa yürüyüp bir kapıdan ötekine çıkıyoruz. Yürüdükçe etrafımız bir kalabalıklaşıyor bir sakinliyor; anılar hayallerle yer kapışıyor adeta… Kimin kulaklarını çınlatıyor, neyi anıyorsak karşımıza çıkıyor hepsi bir bir…

L1240029

– Hah, Orhan Kemal değil mi şu fötr şapkalı adam?

– Ay Muharrem Abi’nin burada ne işi var?

– Ünsal Hoca da yine tutturdu Tevrat’ı okuyun da okuyun diye…

– Dinle dinle, Ayasofya’dan yükselen bir Bizans ilahisi mi yoksa?

– Senin çay ocağı, bu sokağın göbeğindeki binanın altındaydı sanki?

– Şurası da senin müzeye ne yakışır ama?

– O değil de Seyit Ali desek Kenan Kalav ve Hülya Avşar da belirir mi acaba?

– Sahi, Tahtacı Fatma, nasıl da Avşar kızına benziyor öyle…

– Bak işte bak, Sait Faik de burada…

– Yok artık!

– E tabii, sokağın uğultusuna hiç değilse ayak sesleri karışsın diye etrafta dolanıyor yine…  

– İster inan, ister inanma ama Kayıhan Hoca da öğrencilerini almış gelmiş…

– O sokağa yönelirsek kesin karşılaşacağız…

– Aman bu sıcakta şehrin peşine düşülür mü yahu?

– Hoca işte, asla peşini bırakmaz!

IMG-5902

Böyle böyle biraz zamanı, biraz hayatı altüst ederek hülyalı bir yol tutuyoruz kendimize. Balkonda paspaslar silkelercesine silkeliyoruz ıvır zıvırı… Ne güzel dökülüp saçılıyoruz; oh, nasıl da mis gibi havalanıyor her şey…

-Sihirli dutlara mı denk geldik acaba, ne yaptık?

-Kim bilir, belki de!

Buna inanmak için yeterli sebebimiz vardı aslında, ta ki Zeynep ve Hayat tüm gerçeklikleriyle sokakta karşımıza çıkıncaya dek… Onlar çıkınca da her şey çekiliyor sahneden. Halepli Zeynep, İstanbullu Hayat. Birinin elbisesi, ötekinin tişörtü kırmızı, ama nasıl canlı bir kırmızı! Biz de buradayız, bu sokakta, bu şehirde varız dercesine kırmızı. Şehrin neredeyse unutulmuş bir sokağına, oyunlarıyla, neşeleriyle, meraklarıyla, hayalleriyle yeniden hayat verircesine kırmızı. Bizim iki dutla yolunu şaşırmış rüyamız, nasıl baş eder ki onların bu sahiliğiyle?

Hayat, belli ki daha hülyâlı olan. Elbisesinin altına giydiği patenleriyle Arnavut kaldırımlı sokakta kaymak istiyor.

-Beni böyle çeksene!

-Ay çekmem mi, hemen!

Zeynep hemen el veriyor ayağa kalkabilmesi için. Yeni doğmuş bir buzağı gibi titreyen bacakları üstünde poz veriyor Hayat… Zeynep yanımda, “Böyle yap,” diye sesleniyor. Bakıyorum Hayat’ın elleri kalbe dönüşmüş.

-Hadi sen de geç istersen, birlikte çekeyim fotoğrafınızı?

Toplasanız üç adımlık yeri, coşkuyla koşarcasına zıplıyor yanına Zeynep. Eli arkadan usulca sokulup Hayat’ın belini kavrıyor hemen. Aynı kalp için bu kez de ikisinin elleri kavuşuyor…

Çekim bitince,

– Bak biz bunlardan yedik ya, elimiz böyle oldu… deyip ellerini uzatıyor Zeynep. Peşinden de Hayat’ınkiler geliyor.

Ben de uzatıp onlarınkilerin karşısına koyuyorum ellerimi. Hangimizinki daha fazla kızarmış, gülümseyerek ona bakıp sonunda  Zeynep’i birinci ilan ediyoruz.

Evin damına konuşlanmış yavru kediler, dikkatimizi üzerlerine çekiyor. Sonra hızlı bir şutla önümüze bir top düşüyor. Bir çocuk ısrarla alt sokağa gitmemizi salık veriyor, bir bakıyoruz top ağaca tünemiş, başımız dönüyor da dönüyor…

IMG-5906

Biz alt sokaktayız, Zeynep ve Hayat bir üst sokakta şimdi. Bir küçük bahçede yan yana sıralı ağaçlarla karşılaşıyoruz. Uzaktan bakınca dökülmüş çiçeklere benzettiğim şeylerin, yanlarına varınca bembeyaz, tombul mu tombul dutlar olduğuna bir süre inanamıyorum. Gözlerim kamaşıyor resmen!

– Bu kadarı da fazla ama, üstüme üstüme geliyorlar…

– Oyun oynamayı seviyordun işte, al sana yeni bir oyun…

– Ben nasıl yetişirim onların oyununa?

– Onu bunu bilmem, hadi payımıza düşeni alalım!

Güneş saçlarımın uçlarını yakmış, havanın nemi de bir güzel kabartmış… Özenle bir iki pıt fazladan sıktığım parfümden geriye eser kalmamış… Dikiz aynasından saçlarımın bombesini yoklalamaya çalışıyorum; çaktırmadan sağ elimle azıcık didikleyip kabartsam mı? Ama yanımdaki bir çift gözün gülümseyerek bana yönelmesinden çekiniyorum.

-Yanımdaki bir çift göz? Sahi nerede o?

– Hani, kim, Gölgelerin Perisi mi?

– Daha demincek yanımda oturuyordu ya?

– Hay Allah, onu da mı uydurmuş olmayasın? 

Hemen ellerimdeki dut lekelerine bakıyorum; aynen duruyorlar…

– Gerçekler işte, uydurmadım, uydurmadım!

Az sonra taksici “Tepebaşı’da geldik abla,” diyor. İki dakikalık yolda yine uyumayı başarmışım. Tutarı ödeyip ışıklara varmadan iniyorum. Esra mesaj atmış, bu kez yan sokaktaki masalardan birine oturmuş. “Bir dakikaya oradayım,” diye yanıtlıyorum.

– Yalancıya bak!

– Yetişirim ki!..

– Tamam hızlı yürüyorsun da bir dakika ne allasen…

– Olsun, koşarım!

Sağdaki merdivenlerden koşturarak yukarı çıkıp yine sağdan sağdan aceleyle devam ederek mahalleye bağlanıyorum. Sokak her zamankinden kalabalık. Eski günlerdeki gibi kalabalık. Mısır patlatan abi bile buralarda. O kadar eski günlerdeki gibi kalabalık.

Uzatmadan kararımızı veriyoruz hemen, beş – on dakikada masa hazır. Kadehlerimizi neye kaldırsak? Bu aralar en çok sağlığa, dostluğa… Ama bu kez Bihterciğimiz için tokuşturuyoruz! Bazen araya inatla aşk’ı da sıkıştırıyorum ben, duymuyorlarmış gibi yapıyorlar ama biliyorum ki duyuyorlar…

– Ay Esra’nın gözleri ne kadar güzel, ne kadar kocaman… Ama kirpiklerinde lifting mi var acaba, nasıl böyle tane tane sayılıyorlar?

– Aferin, yine saçma bir şey buldun kendine!

Daha ikinci kadehle dünyamın dönüşü hızlanıyor; hissediyorum, bir şeyler geliyor yine… Tam yeni bir hikâye uyduracağım tutuyor ki Didem parmağını, masanın sağındaki küçük kutuya işaret ederek soruyor:

– Bu ne kız, benim soframda ne işi var?

Kapağı açıp bakıyoruz, kara ve beyaz dutlar yan yana sokulmuşlar. Altlarında, üstlerinde dut ağacı yaprakları… Onları görünce iyice sırıtıp birer tane ikram ediyorum…

– Biliyordum, gerçekti işte, hepsi gerçekti!

Bilmem hangi kadehte aklıma Kiarostami’nin “Kirazın Tadı” filmindeki sahne geliyor. Dut ağaçlarının neler yapabileceğini oradan biliyordum zaten…

– Ne değişti şimdi?

– Hiçbir şey değişmedi.

Kaybettiğin her şeyi yeniden mi buldun?

 – Yoo, bir şey bulduğum yok. Hepsi olduğu yerde kaldı.

– E peki yeni bir insan mı oldun, ne oldun?

 – Kalktım, kendi peşime takıldım. Hem belki Zeynep’le Hayat’ı yine görürüm. Başka ne olsun…

Aradan günler geçti… Dün kutuyu açtım baktım yine; geriye yapraklar ve bir benekli peçete parçası kalmış. Dutlar, benim için beyazlığın üstüne birtakım Empresyonist notlar düşmüş galiba…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s