#52Film52KadınSinemacı – Mart

Sevgili Mahmutter’lar,

Endişe ve bilinmezlik dolu bir ay geride kaldı. Sizi bilmem ama ben bir müddet haber dışında hiç bir şeye odaklanamadım. Büyük resme baktığımızda bir anlamı yokmuş gibi, sonuçta “hepimiz öleceğiz” ama belli mi olur, belki bir endişe atağını bu filmlerden biri sayesinde azıcık ötelersiniz, az şey sayılmaz.

#11 – Leonora LonsdaleThe Pale Horse: BBC One’ın iki bölümlük pek mini dizisi The Pale Horse, orijinal metnin yazarı Agatha Christie’ye muhabbetimden dolayı radarıma girdi ve hatta filmi izleyip bitirdikten sonra fark ettim ki, altında Agatha Christie’nin yanısıra iki kadının daha imzası var. Bunlardan ilki son yılların İngiltere menşeli prestijli edebiyat uyarlamaları And Then There Were None ve The Casual Vacancy, ve rahatlıkla Birleşik Krallık çıkışlı bir True Detective gibi görülebilecek Dublin Murders gibi işlerin senaryolarında ve yapımcılığında imzası olan Sarah Phelps. Phelps adı neredeyse bir marka artık, sırtını atmosfere yaslamış, yer yer gerilime yer yer neo-noir’a göz kırpan, uyarlama yaparken birtakım değişiklikler yapmaktan da çekinmeyen yaklaşımı alamet-i farikası. Yönetmen Leonora Lonsdale ise, çektiği bir seri kısa filmden sonra ilk kez uzun metrajda şansını deniyor. Birer saatlik iki bölümüyle The Pale Horse tek bir film gibi işliyor aslında, giriş-gelişme-sürpriz son hepsi bir arada. Christie’nin koyu hayranları filmin hikayeden çok atmosfere çalışmasını, kitaptaki hikayenin akışından uzaklaşmasını eleştirmiş olsa da ben uyarlamayı kitaptan ayrı bir eser olarak görüyorum ve Lonsdale’in hiç fena bir iş çıkarmadığını düşünüyorum. Temposu, karakterleri hakkında kartlarını göğsüne yakın oynamasını, dönem detaylarını hikayeye yedirmesini pek sevdim. Finali belki biraz fazla kendine hayran ve sırf bu yüzden azıcık acemice, ama olsun, o kadar kusur herkesin ilk filminde olabilir.

#12 – Claire Denis – High Life: Yaşayan ve çalışan yönetmenlerin en iyilerinden biri Claire Denis, şüphe yok. Neredeyse her sene bir film çekiyor, yeni işbirlikçilerle çalışmaktan, yeni türleri denemekten kaçınmıyor. High Lifeda ilk kez bilimkurguda şansını deniyor. Juliette Binoche ve Robert Pattinson’ı Cronenberg’in nefis Cosmopolis’inden sonra ikinci kez bir araya getiren film, bir olay filminden çok bir ruh hali filmi, adeta yaşam döngüsü, cinsellik ve, evet, varoluş sancısı üzerine bir meditasyon. 8 milyonluk minik bütçesine inanmak zor, çünkü Passengers gibi pahalı bilimkurguların yanında ucuz görünmeyecek tertemiz bir işçiliğin eseri. Özellikle ışık ve renk kullanımı Ridley Scott ve Kubrick gibi yönetmenlerden geri kalmıyor. Bilimkurgu severler zaten kaçırmayacaklardır, biz de Arthouse sinema meraklılarına tavsiye edelim, bir de sabrına güvenen ana akım sinema seyircisine. İhtimaldir ki, yeni Batman Pattinson’ın filmografisindeki en enteresan yıl oldu 2019, High Life, The Lighthouse ve the King ile birlikte. Muhtemelen kendisini bundan sonra böyle bir filmde izleme ihtimalimiz epey düşük, tadını çıkaralım. Denis’e dönecek olursak, henüz izlemeyenlere tam bir modern klasik olan “Beau travail” ve Paris banliyölerinden lirik bir baba-kız hikayesinin anlatıldığı “35 Rhums“un filmografisindeki özel yerlerinden bahsetmek boynumuzun borcu. Geçtiğimiz haftalarda Adele Haenel’in Cesar Ödül törenindeki göz kamaştırıcı protestosu hakkındaki sözleri hariç bizi üzmüşlüğü yok Denis’in. Uzun ve yaratıcı bir ömür diliyoruz kendisine.

#13 – Lana Wilson – Miss Americana: Şubat ayında, dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nin hemen ardından Netflix marifetiyle bizlere de ulaşan Miss Americana, ikonik bir pop yıldızının dünyasına samimi bir bakış atma vaadiyle yola çıkıyor. Son on yılın en büyük yıldızlarından biri olan Taylor Swift’in yeme bozuklukları ve herkesin az ya da çok geçirdiği büyüme sancılarını milyonların skandala aç gözleri önünde yaşamış olması, politik görüşü gibi fena halde kişisel meseleleri arasında, her daldan bal toplayan bir arı zarafetiyle dolaşıyor. Öte yandan, her karenin Swift ve PR takımı tarafından onaylandığı o kadar belli ki, seyirci olarak kendimizi “duvarda bir sinek” gibi hissetmemize pek olanak kalmıyor. Yönetmen Lana Wilson, belgesel konusunda tecrübesiz sayılmasa da, bugüne kadarki en büyük işi Miss Americana. Umarım ki burada kiraladığı yetenekleri, kendisine yeni fırsatlar olarak döner.

Swift’e dönecek olursak, hiç şüphesiz ki, etki alanını vücut olumlama ve kadınların güçlenmesine destek için kullanıyor olması takdire şayan. Yine de filmin tonunun yer yer “minnoş milyonerlerin de kalbi kırılır“a yaklaşması mesajın gücünü azaltıyor. Swift’in filmden kısa süre sonra çıkan single’ı The Man‘e çektiği klipte hem oyunculuk, hem de yönetmenliğe soyunması görüntülerle hikaye anlatma konusunda da kontrolü eline aldığına dair güçlü bir işaret, ki belgeselde de bunu anlatmak için ek bir çaba harcıyor. Country müzikten sonra görsel sanatlarda da kendi sesini bulması dileğiyle…

Taylor Swift – The Man

Bonus: Reese Witherspoon’un yapım şirketi Hello Sunshine’ın yeni marifeti, Kerry Washington ile kendisini bir araya getiren çoksatar uyarlaması Little Fires Everywhere Amerika’nın bitmeyen meselesi ırk ve ayrıcalık ekseninde bir hikaye anlatıyor, bu arada annelik ile alakalı birtakım büyük laflar ediyor. Tıkır tıkır ilerleyen hikayesi ile beni kendine bağlamayı başardı, kamera arkasında yine kadın gücü var. 8 bölümlük dizinin 4 bölümünü bağımsız filmler ve prestijli televizyon işlerinin mutfağında görmeye alıştığımız Lynn Shelton yönetmiş. Lynn Shelton demişken, kendisi Marc Maron’un zamanlaması manidar Netflix stand-up’ı Marc Maron: End Times Fun’ının da yönetmeni.

Bir diğer bonus önerisi, LGBTQ+ hikayelere bir platform vermekte tutarlı bir duruş sergileyen Netflix’in minnoş yeni dizisi, Feel Good. Bir yetişkinliğe geçiş hikayesi kendisi, 6 bölümlük kısacık süresinde bağımlılık, cinsel mutsuzluk, kendini bulma gibi zorlu temaları ve cinsiyet belasının çeşitli sonuçlarını bir araya getirmesi sizi şaşırtmasın, tertemiz bir kalbi ve çiçek gibi bir mesajı var. Yazan ve baş rolü üstlenen Mea Martin’in otobiyografik öğeler taşıyan bu işi sırtlanıp götürdüğünü söylemek yanlış olmaz ama haklarını yemeyelim, oyuncu kadrosundaki herkes birbirini tamamlıyor. Kamera arkasında, gelecekte adını çok sık duyacağımızı umduğum Kanadalı yönetmen Ally Pankiw var. Hem bir de Mea Martin’in şahsında bir komedyen ile tanışmış olduk, bir taşla iki kuş.

Hafta sayısı: 14

Film sayısı: 14

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s