#52Film52KadınSinemacı – Nisan

Herkese merhaba;

Umarım güvende ve zindesinizdir. Sizi bilmem ama ben bu ay yavaştan bir şeyler izleyebilmeye başladım, sonunu bilmediğimiz bu yeni ev düzenimizde kendimiz kalabilmemiz dileğiyle bu ayın seçkisine geçiyorum.

#14 – Eliza Hittman – Never Rarely Sometimes Always: Berlin’den ve Sundance’ten Jüri Özel ödülleriyle döndü Never Rarely Sometimes Always. Minik bir hit olma ihtimali varken Amerika’da öyle talihsiz bir zamanda vizyona girdi ki, birbiri ardına gelen sosyal mesafelenme direktifleri filmin sinema salonlarındaki macerasının kısa sürmesinin sebebi oldu. Dijital dağıtımda şansını denemesi bizim şansımız, iptal edilen İstanbul Film Festivali’nde izleme dileklerimiz lojistik olarak değilse bile takvimsel olarak gerçekleşti. Hittman yabancı sayılmaz, burada bir önceki Beach Rats‘ten bahsetmiştik, kendisiyle alakalı olarak “Derinlerinde bir yerde belki bir Moonlight vardır, hem şairane, hem de ekonomik, lakin benim izlediğim film o film değil. ” demiş, memnuniyetsizliğimi belirtmişim. Never Rarely Sometimes Always, kesinlikle çok daha ekonomik ancak şairane olmak gibi bir derdi yok, tam da o yüzden kalbimi kazanıyor.Bu filmin tonuyla Beach Rats‘ten ne kadar farklı olduğuna bile bakarak ne kadar çok yönlü bir yönetmenle karşı karşıya kaldığımızı kabul edebiliriz sanırım. Plansız bir hamileliği sonlandırmaya çalışan kahramanı ve ona yoldaşlık eden kuzeninin Dante’nin cehennem yolculuğuna benzer şekilde Amerika’nın sağlık sisteminin bağırsaklarında güvenli bir liman arayışlarının hikayesi, genç kadın kahramanını ilk sahneden itibaren kaygan zeminde tutuyor. Öyle ki, ancak hikaye açıldıkça ve hayatına güvenebileceği kadınlar girdikçe ayaklarının yere daha sağlam bastığına şahit oluyoruz. Filmde görünen, diyalog yazılmış her erkeğin “avcı” olarak çizilmesinin hikayenin etkisini azalttığını düşünsem de en şanslı ve ayrıcalıklı ailelere doğmuş kadınların bile benzer deneyimlerden azade olmadığı bir gerçek. Medeniyet beşiği Amerika’da bile kadınların vücutlarının tek efendisi olamamaları, vücudunun efendisi olmadan hayatının efendisi olmanın imkansızlığı, filme adını da veren diyalogla duygusal etkisi arşa çıkan yürek parçalayıcı bir sahnede bir kere daha tekrarlanıyor. O tek güçlü sahne ve tabii ki baş rollerindeki iki nefis aktrisin hatırına senaryonun üstüne basıp geçtiği bir iki problemi görmezden gelebiliriz sanki. Senenin şimdilik en iyisi.

#15 – Maria Schrader – Unorthodox : Kadınlar ve vücutları ile kaderlerinin bağı demişken, Netflix işi bir diziyle devam ediyoruz, Almanya – Amerika ortak yapımı bir kadın hikayesi. Tıpkı Atlantique’in yönetmeni Mati Diop gibi, ilk çıkışını oyuncu olarak yapan Maria Schrader’ı yaşı tutanlar Doris Dörrie’nin pek sevilen Beni Kimse Sevmiyor – Keine Liebt Mich‘inden hatırlayabilirler. Yönetmen olarak dördüncü projesi olan Unorthodox, set tasarımından kostüm seçimlerine, kadın emeğinin her karesinde hissettiren bir iş olmuş. Brooklyn’deki Hasidik bir grubun bir üyesi olan Esther’in, görücü usulü evliliğinden kaçıp Berlin’e gelişiyle başlayan hikaye Berlin’de kendine yeni bir hayat kurması için gerekenlere odaklanırken, geriye dönüşlerde cemaat içi çöpçatanlık kurumunun çalışma prensiplerinden geleneksel bir düğüne uzanıyor. Deborah Feldman’ın kendi Hasidik topluluğundan ayrılma hikayesinden esinlenerek yazılmış hikaye bir peri masalı gibi ilerlerken birey olma, kendi kanatlarını bulma, geçmişin hayaletleriyle birlikte yaşamayı öğrenme üzerine pek çok önemli dönemeçten geçiyor. 4 bölümlük ilk sezonu tadını damağımda bırakarak bitti, merakla ikinci sezonunu bekliyorum. Bence dizinin en büyük başarısı, benzer hikayelerin sıklıkla düştüğü kuyulara düşmemesi, filmi iyiler kötüler olarak kurgulamak yerine herkesin sistemin bir kurbanı olduğunun kabulüyle yola çıkması oluyor. Diziyi yüzeysel bulan, baskıcı düzenin karakter ezen boğuculuğunu ve kendi vücudu ile ilişkisi bozulmuş kadın kahramanın özgürleşme serüvenini eksik anlattığını iddia eden çok olacaktır. Bence yapımda ve yayında emeği geçenlerin derdi dört başı mamur bir drama yapmaktan çok benzer durumlarda olma ihtimali olan kadınlara ilham olmak. Tek meselesi acının derinliğini anlatmak olan işler ne zamandır ilgimi çekmiyor, o yüzden de bu dramatik eksiklik beni çok rahatsız etmedi, ancak dizinin beğeneni kadar beğenmeyeni de olacaktır. Bütün kadro kusursuza yakın iş çıkarıyor olsa da, iki kişiden özellikle bahsetmeden geçmek istemiyorum. Baş roldeki Shira Haas’ta genç bir Natalie Portman’ı görmek zor değil, bütün hikayeyi hiç zorlanmadan sırtlanıp götürüyor. Görücü usulü evlendiği Yakov rolündeki Amit Rahav’ın ise ilk oyunculuk tecrübesi olduğuna inanmak çok zor, değme deneyimli aktörü yaya bırakacak bir performans sergiliyor. İkisini de başka rollerde izleyebilmeyi umuyorum.

#16 – Emma. – Autumn de Wilde: Daha önce şurada Amy Hackerling’in serbest nizam Emma uyarlaması Clueless‘tan bahsetmiştik. Gwenyth Paltrow’un ilk başrolü olan, nefis kadrolu 1996 yapımı Emma‘yı ve başrolde Romola Grai ve arzu nesnesi olarak Johnny Lee Miller’ı izlediğimiz BBC uyarlamasını da unutmayalım. Jane Austen’ın hemen her kitabı çok ilgi çekiyor, 3-5 yılda bir bir Austen uyarlaması izliyoruz. Ben kendisini pek severim, aynı çağda, aynı coğrafyada yaşasak beni kanatlarının altına almasını isterdim. Bu belki de en çok uyarlanmış işinin esas kızı, başkalarının işine karışmaktan kendi burnunun ucunu göremeyen Emma karakteri, pek çok yetenekli aktrisin sevimliliğinin sınırlarını test ettiği, artık klasikleşmiş bir kadın kahraman, bu en yeni uyarlamada kendisini The VVitch ve Throughbreds’ten tanıdığımız Anya Taylor-Joy canlandırıyor. Yönetmen Autumn de Wilde ise hikayenin köklerine sadık kalırken renk paleti ve perdeyi kullanma biçimiyle güncel bir dokunuş katmış. Tıpkı Unorthodox gibi, Emma.‘da da set ve kostüm işçiliğindeki özen göz dolduruyor. Filmin neredeyse her karesi çerçevelenip asılabilecek kadar sevimli olduğu için bu sahnelenme hissi, yer yer filmin duygusunun önüne geçiyor. Film, bu anlamda Instagram kuşağı için bir Austen uyarlaması olmuş. Yönetmen De Wilde, müzik dünyasıyla iç içe geçen, onun üzerinde video klip yönettiği, pek çok albümün görsel kimliğine fotoğraflarıyla katkıda bulunduğu, bir de Elliot Smith ile alakalı kitabı sığdırdığı kariyerini bu ilk uzun metrajıyla taçlandırmış. Ben şahsen bundan sonra yapacaklarını merak ediyorum. Çay partileri, kırlarda yürüyüşler, at arabalarıyla gidilen partilerden mürekkep sosyal hayat ve evlenip bir evin hanımı olmak etrafında dolanan hayat gailelerinden gına gelmediyse, türe merakınız varsa, sizin için de güzel bir pazar sabahı filmi olabilir Emma. . Onların kovboyları varsa bizim de Jane’imiz var.

#17 – Kathryn Bigelow – Strange Days: Bugüne kadar izlemediğim için utanç komasına girdiğim bir film oldu Strange Days. Neyse, geç olsun da, güç olmasın. Hatırlarsınız, Bigelow’u geçen ay aksiyon sinemasından bahsederken anmıştık. Hakikatten de seksenlerin sonundan başlayıp doksanlı yıllara uzanan süre boyunca, epey çalışkan bir dönem geçirdi Bigelow. Kült vampir filmi Near Dark, Kaliforniya sörf kültürünü soygun türüne meze eden Point Break, B-sınıfı polisiyelere göz kırpan Blue Steel, hep kalburüstü işler. Geçtiğimiz on yıl içinde aldığı Oscar’la yönetmen olarak Oscar alan ilk ve tek kadın olarak tarihe geçmişliği de var. Burada kendisini anmamızın müsebbibi ise sadece kendisinin değil, bilimkurgu sinemasının da en önemli islerinden biri Strange Days. 1995 yapımı film, yakın gelecekte, 1999 yılının son günlerinde geçiyor. Bilimkurgu olması sizi yanıltmasın, hikayenin en temel öğelerinden biri teknolojik bir devrime işaret etse de filmin ana temaları bireysel düzlemde geçmişle baş edememe, sosyal düzlemde polis şiddeti ve ırkçılık etrafında şekilleniyor. James Cameron’ın seksenlerde yazdığı bir hikayeyi perdeye taşıyan filmin yapımcılarından biri de kendisi, filmin çekildiği dönemde Bigelow ile evli olduğunu da dillendirip magazin faslını kapatalım. Baş rolde, Schindler’s List ile English Patient arasında yolu buraya düşen Ralph Fiennes var, iddia ediyorum kendisini hiç böyle izlemedik. Filmin aksiyonunun tamamını sırtlanan Angela Bassett ve bu Neo-noir fantezinin famme fatale’i rolünde Juliette Lewis büyüleyici. Teknik anlamda çok olgun bir iş Strange Days, özellikle bilgisayar oyunu sevenlerin yabancılık çekmeyeceği birinci şahıs çekimler, çekildiği dönemin çok çok ilerisinde. Doksanlı yıllardaki aksiyon filmlerinin büyük bir kısmının düştüğü birden fazla final yapma tuzağına düşmese kusursuz olurmuş. Bu haliyle de kült mertebesini sonuna kadar hak ediyor. Maalesef, artık böyle filmler çekilmiyor.

#18 – Penny Marshall – A League of Their Own: Doksanlara zaafımı bilenler biliyor, yapack bir şey yok. 1992 yapımı A League of Their Own‘u bana ait olmayan bir nostalji duygusuyla izledim, Don Draper görse gurur duyardı. Öte yandan, dönemi için yenilikçi olsa da otuza yaklaşan yaşını saklayamadığını da belirtmeden geçmeyeyim. Yönetmen Penny Marshall’ın en bilinen işlerinden biri A League of Their Own, diğer prestijli işleri içinde Tom Hanks’in şöhretinin sebeplerinden Big ve Robert De Niro ve Robin Williams’ı bir araya getiren Awakenings var. Sinemayla haşır neşir 3 kardeşten biri olan Penny Marshall, oyunculuktan yönetmenliğe geçenlerden, 70li yıllarda başlamış Laverne & Shirley’nin Laverne’i olarak Amerikan seyircisinin kalbini çalmışlığı var. An itibariyle kendisinin sinema tarihine en büyük katkısı olan “There is no crying in baseball” repliğinin de bu filmden geldiğini benden duymuş olun. Amerikan sinemasının çok iyi kotardığı spor filmlerinden biri A League of Their Own, sadece içinde bol miktarda kadın rekabeti ve kız kardeşlik var. Karantina günlerinde izleyecek uçuş uçuş, eğlenceli bir film arayanlara tavsiye etmekten çekinmem, bir nevi Parliament Pazar Gecesi sineması. Thelma ve Louise ile gişeyi sallayıp gelmiş Geena Davis, henüz Sleepless in Seattle ile kalpleri hoplatmamış bir Tom Hanks, filmin vizyona girmesinden sadece bir ay sonra Erotica albümüyle dünyanın en büyük pop! patlamasını yapmaya hazırlanan Madonna ve doksanlı yıllarda kadın komedyen deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan Rosie O’Donnell’ı bir araya getiren kadrosu sizde de bir orta okul arkadaşları buluşması hissi uyandırırsa lütfen haber verin. Bu arada Netflix’te geçtiğimiz hafta dolaşıma giren A Secret Love, A League of Their Own’da hikayeleri anlatılan kadınlardan ikisi arasındaki 65 yıl gizli kalmış aşk hikayesinin, mendil ıslatma garantili belgeseli.

#19 – Nicole Newnham (James LeBrecht ile) – Crip Camp: A Disability Revolution: Barack – Michelle Obama çiftinin yapım şirketi Higher Grounds Productions’ın ikinci filmi. Sundance’ten seyirci ödüllü (kısa adıyla) Crip Camp, yetmişli yıllarda bedensel engelli gençlerin katıldığı bir yaz kampının, hem kampa katılan gençlerin hayatlarında hem de Amerikan İnsan Hakları tarihinde bıraktığı etkiyi anlatıyor. Çoğu kampta çekilmiş videolardan oluşan belgeselin ikinci yarısında Amerika’nın en büyük azınlığı olan engelli nüfusun haklarının nasıl bir mücadele sonunda elde edildiğine odaklanıyor. Biraz lise son tarih dersi elbet, ancak bireysel dayanıklılık ve toplumsal destek ile alakalı ilham verici bir hikaye olduğu da bir gerçek. Yönetmen Nicole Newnham, yirmi yıldan uzun kariyerinde pek çok ödüllü belgesel var. Ben en çok İkinci Dünya Savaşı sırasında yağmalanan sanat eserleri üzerinden bir savaş hikayesi anlattığı 2006 yapımı The Rape of Europe‘u merak ettim, ilk fırsatta izleyeceğim. Şimdiden 2021 Oscar ödül töreninin favorileri arasından sayılan Crip Camp, Netflix’te. Filmin diğer yönetmeni James LeBrecht’in filmin kahramanlarından biri olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

#20 – Alice Wu – The Half of It: Serbest nizam bir Cyrano De Bergerac hikayesi The Half of It, gücünü pırıl pırıl kadrosundan ve pek melankolik ışık ve mekan çalışmasından alıyor. Queer ve gururlu duruşuyla, Amerika’da göçmen olma meselesine bakışıyla çok kalpleri kazanacak, pek çok queer gencin elinden tutacaktır. Küçük kasabaların çıkışsızlığı üzerine yeni bir şey söylemiyor şüphesiz, ama meraklısını vaktine değer. Netflix’in bu 1 Mayıs sürprizi, yerli malı Aşk 101 ve Mindy Kaling imzalı Never Have I Ever ile dizi olarak önümüze çıkan yeni yetişme hikayelerinin yanına bir sinema filminin süresi ve ekonomisi ile ekleniyor. Yönetmen Alice Wu, bu ikinci filminde de, ilk filmi Saving Face‘te olduğu gibi, hem Asya kökenli Amerikalıları hem de queer kız kardeşlerini şefkat ile sarmalıyor. Başarılı yazılım kariyerini sinema yapmak için askıya alan Alice Wu’nun nice hikayelerle seyircisine ulaşması dileğiyle.

Hafta: 18

Film Sayısı: 21

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s