#52Film52KadınSinemacı – Mayıs

Blow the Man Down – Yönetmenler ve de nefis oyuncu kadrosunun bir kısmı

#21 – Becoming – Nadia Hallgren: Pek çok belgesel filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmış, kısa belgesellere imza atmış Nadia Hallgren’in ilk uzun metraj işi Becoming. Amerika’nın bir önceki First Lady’si, liberal gönüllerin efendisi, Amerikan rüyasının ta kendisi Michelle Obama’nın aynı isimli biyografisinin film uyarlaması, Obama çiftinin yapım şirketi Higher Grounds Productions’ın üçüncü belgeseli. Michelle Obama belgesel boyunca şöhretin tatsız yönlerinden ve pek iyi bildiğimiz tarihi süreçlerden bahsederken kamera onu samimi sayılabilecek bir mesafeden izliyor. Yönetmen Nadia Hallgren, She is the Ticket ile politik figürleri belgelemekte kendisini göstermişti, bu film ile rüşdünü ispatlamış sayılacak muhtemelen. Ancak, tıpkı şurada bahsettiğimiz gibi, filmin öznesinin her kareyi onayladığı o kadar belli ki, kaçınılmaz gibi görünen Michelle Obama’nın siyasi kariyerindeki yeni sayfanın ilk satırı gibi görünüyor, yani görkemli bir PR çalışması. Öte yandan, çok ilham verici bir hikaye Obama’nınkisi, küçük kızlar birini örnek alacaklarsa, o Michelle Hanım olabilir sanki. Kitabı okuyup da filmi izleyenlerin ne düşündüğünü de merak etmeden duramıyorum, yorumlara beklerim.

#22 – Susan Seidelman – Desperately Seeking Susan: Bu yılın seçkisinde ikinci kez Madonna’yı gördüğümüz Desperately Seeking Susan, kendisini kırklı yılların tozlu beysbol sahalarından seksenli yılların Manhattan’ına gönderiyor. New York’un her şeyin mümkün olduğu arka sokaklarında geçen bir kimlik komedisi kendisi, dijital devrimden önce nasıl yaşadığımıza dair bir nostalji abidesi. Baş roldeki Rosanne Arquette’in tarifsiz tatlılığı bir yana, dünya bir yana. Yönetmen Susan Seidelman’ın ilk filmi Smithereens Cannes seçkisine kabul olduğunda emsalsiz bir başarıya imza attı. Seçkiye girmiş ilk Amerikan Bağımsız filmiydi. Zat-ı şahanelerinin inişli çıkışlı ama hayli üretken kariyerinin en bilinen işi ise hiç şüphesiz pilot bölümünü çektiği ve oyuncu seçimlerinden dizinin tonuna pek çok kritik kararın arkasında imzası olan Sex and the City. Zaten Desperately Seeking Susan‘ı izlerken Sex and the City’i ve bize sattığı o ışıltılı Manhattan’ı anmamak pek mümkün değil. Seksenli yıllarda Yeni Dalga’dan beslenen (ki kendisi ilham perileri arasında Agnes Varda’yı sayıyor) sinemacılardan biri olarak başladığı kariyerinin televizyondaki, dönemi için devrim niteliğindeki bir işe doğru evrilmesi, yetenekli kadınlar ve kendilerini ifade etmek için buldukları fırsatları nasıl değerlendirdikleriyle ilgili bir anekdota da kolaylıkla evrilebilir. Ben filmografisinden bir iki film daha seçtim, ilk fırsatta kendisini ve kariyerini keşfetmeye vakit ayırmak niyetindeyim.

#23 – Philippa LowthorpeMisbehaviour : Lowthorpe, Seidelman’ın tam tersi bir rota izliyor, televizyonda başladığı kariyerini sinemaya taşımak için bir adım atıyor Misbehaviour‘da. BBC’nin iyi kotardığı kostümlü drama türünde pek çok işi var kendisinin, en büyük işlerinden birisi pek sevilen Call the Midwife’ın ilk sezonunun ana yönetmeni olması belki de. Ayrıca The Crown’ın son sezonunda 2 bölüm yöneterek Netflix bordrosunda da kendini gösterdi. İlk sinema filmi Misbehaviour’da yetmişli yıllardaki bir dünya güzellik yarışmasının etrafındaki farklı kadın karakterlerin hikayelerine odaklanıyor. Ayrıcalık ve erişim meselesi etrafındaki ödevini iyi yapmış bi iş çıkmış, kalabalık kadrodaki herkes rolünün hakkını veriyor. Başyapıt değil elbet, ama kalbi doğru yerde, tatlı bir gündüz kuşağı filmi. Ben izlediğime pişman olmadım.

#24 & #25 – Danielle Krudy & Bridget Savage Cole – Blow the Man Down : Ne hikmetse az bilinen bir iş var sırada. Neo-noir tonları ve atmosferi ile Coen’lerin şahikası Fargo’nun uzaktan kuzeni Blow the Man Down. Özellikle atmosferi güçlü filmleri sevenleri üzmeyecektir. Yönetmenler Danielle Krudy ve Bridget Savage Cole‘un birlikte yazıp yönettiği film, iki kız kardeşin fena halde çıkışsız görünen bir hikayeden çıkma çabasına odaklanıyor. Kendi adıma bir uzun metraj film ile ilk kez seslerini duyurma fırsatı bulan bu iki genç yönetmeni takip etmeye karar verdim, sonraki işlerini, olgunluk eserlerini merakla bekleyeceğim. Filme gelirsek, hakkında hiç bir şey öğrenmeden izlemenizi önermek boynumuzun borcu. Kısacık süresinde birden fazla tür içinde dolaşıp tahmin edilmesi zor virajlara giriyor. Aman, kimse seyir zevkinizi bozmasın.

#26 – Jeffrey Epstein: Filthy Rich – Lisa Bryant: Hakkında söylenecek pek bir şey yok aslında, sanatsal pek bir değeri yok Jeffrey Epstein: Filthy Rich isimli belgeselin. Ama Epstein ve çevresinin sistematik tacizine kurban gitmiş kadınların sesi olmasıyla önemli. Detaylı taciz hikayeleriyle yer yer izlemesi zor, gözler önüne serdiği varlık ve bağlantı hikayeleriyle mide bulandırıcı ama bir tren kazası gibi, kafanızı başka tarafa çevirmesi hayli zor. Yönetmen Lisa Bryant, yapımcılıktan geliyor, ki True Crime’da yabancısı olduğu bir janr değil. Lakin bu ilk işinde hikayenin tekrara düştüğü, temponun yer yer sarktığı anlar yok değil. Neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız.

Hafta: 24

Film Sayısı: 26

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s