#52Film52KadınSinemacı – Ağustos/Eylül

Niceliğe değil niteliğe odaklandığımız bir iki ay geçirdik, zamanın ve yazın geçişine ağıt biraz belki, gelecek güzel günlerin uzaklığını kabulleniş… Başka bir deyişle, ödevimi yapmadım, pek film izlemedim, azıcık kalmış odaklanma becerimi ekran dışı bir yerlere harcadım. Ama şanslıymışım, izlediğim 3 film de kalburüstü işler, sizinle paylaşmakta beis görmemekteyim. Önümüz karanlık günler, geceler dolu, nice film izleriz birlikte diye düşünmekteyim.

#31 – Nancy Meyers – The Holiday : İzlemeyen kalmamıştır herhalde, özellikle “Noel ruhunu yansıtan filmler” listelerinin gediklilerinden kendisi. Ben ilk çıktığı zaman izlemiştim, Netflix’te görünce yine elim gitti. Başyapıt sayılmaz elbet, ama çok sevdiğim ve bir daha ne zaman gidebileceğimi bilmediğim İngiliz kasabalarının atmosferiyle oyalanırken, gençliğinin baharında Jude Law’la flörtün kitabını yazarken ve dekorasyon dergilerinden fırlamış evlere iç geçirirken vaktin nasıl geçtiğini pek anlamıyor insan. Yönetmen Nancy Meyers’ın alametifarikası bu biraz da. Gerçek olamayacak kadar güzel insanların dekorasyon dergilerinden çıkma mekanlarda gönül meselelerini halletmeye çabalamasını izliyoruz kendisinin filmlerinde. Yönettiği filmlerin bir kısmının senaryosunu da yazan Nancy Meyers, hem Lindsay Lohan’dan bir yıldız yaratan Parent Trap‘in, hem de Meryl Streep’in gişe iddiasını yenileyen It’s Complicated‘ın müsebbibi, Nora Ephron ile birlikte romantik komedi türüne katkısı yadsınamaz yönetmenlerden biri. Arada canımızın şeker çekmesi gibi, güzel insanların saçma dertlerine bakmak istediğimizde gönül rahatlığıyla uğranabilecek duraklar filmleri. Bu filmde de itirazım olacak birtakım kararlar alsa da kendisi, izlediğime hiç pişman olmadım.

#32 – Kitty Green – The Assistant: Netflix’in Ozark’ı ile radarımıza giren gencecik bir yetenek Julia Garner, gösterişsiz ve derin bir oyunculuk metodu, ışığı toplayan bir yüzü var, her boyutta ekrana çok yakışıyor. Kurumsal dünyanın peynir aradığımız koridorlarını, ofis işinin anlamsız sıradanlığını ve Me,Too ve Time’s Up! gibi hareketlerin ertesinde bile genç bir kadın olmanın zorlukları üzerine bu pek sakin filmin yönetmeni Kitty Green’in bundan önceki işleri içinde cinsiyetçiliğin farklı yönlerine ışık tutan – Femen belgeseli “Ukraine is Not a Brothel” ve Amerikalı bir çocuk güzellik kraliçesinin öldürülmesine odaklanan “Casting Jon Benet” – belgeseller var. The Assistant‘ın kamerasının ısrarcı gerçekçiliğini bu belgesellerin arkasından gelmesine, onların gerçekle bağından beslenmesine bağladım ben. Göstermekten çok ima etmek üzerine kurulu anlatısı, artık görmezden gelemeyen ana karakteriyle ve derdini usul usul anlatmasındaki cesaretle beni yakaladı kendisi.

#33 – Nia DaCosta – Little Woods: Sundance’ten destekli gencecik ve çok umut vaat eden bir yönetmenin ilk filmiyle devam ediyoruz. Henüz 30 yaşında bir yetenek yönetmen Nia DaCosta, yönetmenliğe yetmişli yılların çok errkek bazı yönetmenlerinden aldığı ilhamla soyunsa da, bu ilk filminin ilham kaynakları arasında Debra Granik’i (Winter’s Bone) ve Courtney Hunt’ı (Frozen River) sayıyor, böyle şeyler ruhumu ısıtır. Gerçekten de Little Woods‘un iki baş kahramanının erkeklerin dünyasında kurban olmayı reddeden, kendine ait bir planı olan, gerçek hayattan kadınlarla benzerlikleri bu bahsettiği filmlerle kardeşliğini doğrular nitelikte. Amerika’nın erişim, ayrıcalık ve ırk ayrımcılığı üzerine daha yüksek sesle konuşmaya başladığı bu dönemde, beyaz olmayan, gencecik bir kadın bir yönetmenin elinden çıkan bu iş pek kıymetli. Olay örgüsüne itirazlarım yok değil, ama duygusu ve kadın dayanışması o kadar güçlü ki filmin, bütün kız kardeşlerime öneriyorum. DaCosta’nın bu ilk filminden sonra büyük stüdyoların dikkatini çektiğinden, Candy Man‘in tekrar çekiminde de imzası olduğundan, hem Candy Man’in devam filminin hem de Kaptan Marvel’in devam filminin yolda olduğundan da bahsetmeden geçmeyelim. Kendisinin adını son kez duymadığımız kesin gibi.

Bonus – All Inclusive: Pandemi dolayısıyla eve kapanıp tüketim alışkanlıklarımızı sorguladığımız bugünlerde gerçek bir tüketim çılgınlığı olan Cruise tatillerine bu kadar yakından bakışa kimin ihtiyacı var bilmiyorum gerçekten, Corina Schwingruber Ilić’in “All Inclusive”i biraz reklam filmi ama çokça güneş altında bir kabus denemesi. Hayat o kadar tuhaf ki, hiç bir kurgu yanına bile yaklaşamıyor. Kendisine buradan ulaşabilirsiniz:

Hafta Sayısı: 40

Film Sayısı: 33

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s