#52Film52KadınSinemacı – Ekim & Kasım

Ekim Kasım ayları benim için Mart Nisan aylarının simetriği bir endişe ve sonunda çarptığım Covid Duvarımla başa çıkmaya çalışırken geçip gitti, nereye gittiklerini anlamadım bile. Arada yüzümü güldüren 3-5 film, nefis bir – iki kitap da olmadı değil, çok da haksızlık etmeyeyim. Buyurun daha çok kadın yönetmen tanımak üzere başladığım serüvenimin iki aylık hasadı.

#34 – Miranda July – Kajillionaire: Miranda July, tanısam çok seveceğim biri gibi hep, ama bir türlü yollarımız kesişmiyordu. Kısmet Kajillionaire’eymiş. Sistemin açığını bulmuş, kapitalizmin sepetinden dökülenlerle kendini doyuran bu ailenin hikayesi, aynı zamanda ebeveynlik ve çocuk yetiştirme üzerine, kendi ayaklarını, kendi kanatlarını bulma üzerine de bir güzelleme. Bütün kadro pamuk şekeri gibi pek sevimli, ama beni en çok şaşırtan Gina Rodriguez oldu. Umarım ki Kajillionaire heyecan verici yönetmenlerle yolunun kesiştiği, kendi yeteneğine denk rollerle karşılaştığı zengin bir kariyer kırılımının sebebi olur.

#35 – Radha Blank – 40 Year-Old Version: Estetiği Yeni Dalga, ritmi doksanlar Amerikan Bağımsızları, erken dönem Spike Lee işlerine öykünen lakin espri kalitesi biraz How I Met Your Mother seviyesinde dolaşan bu işe bayılamadım ben, o da benim kusurum olsun. Çünkü Radha Blank Hanım belli ki adını sık duyacağımız bir ses. Bu yarı otobiyografik işinde yetenek tutulmasından ve kendi sesini bulmaktan dem vuruyor. Dijital benzerlerinin yanında filme kaydedilmiş olması yukarıda bahsettiğimiz doksanlar tonunun da müsebbibi. Sundance’ten Yönetmen ödüllü bu işinde Blank tiyatro ile sinemayı evlendirmeyi deniyor, derken yolu rap müzikle kesişiyor. Netflix marifetiyle evlerimizde.

#36 – Sofia Coppola – On the Rocks: Sevmeyeni çok olacaktır On the Rocks‘ın, çok ayrıcalıklı Manhattan’lı bir entelektüelin evliliğini, kendi yeteneğini ve babasıyla ilişkisini sorgulamasını konu alıyor. Bir de, bahsetmesek olmaz, Coppola’nın Lost in Translation’dan sonra Bill Murray ile ikinci randevusu. Woody Allen 50 yıl boyunca buna benzer filmler yaptı, bazıları başyapıt da olsa çoğu bomboş işlerdi, hala başına yönetmen olarak yetkinliğiyle alakalı bir iş gelmedi.Malzemenin sığlığı sizi yanıltmasın, Coppola’nın Lost in Translation’da Tokyo’yu melankolik bir rüya kentine çeviren kamerası burada da iş başında, arkasında The Beguiled‘da da birlikte çalıştığı Philippe Le Sourd var, ki filmin tümüne yayılan, dijital yerine filme yansımış, loş ışıktaki nefis New York atmosferinin mimarı ta kendisi. Filmin bembeyaz olmaması için harcanmış çaba gözden kaçmıyor lakin kahramanlarının dertleri pek üst orta sınıf beyaz dertleri. Coppola’nın otobiyografik öğeler de içerdiği şüphesi yaratan bu pek kişisel işi, bende içine kıvrılıp yaşama, filmin esas kızı (nefis) Rashida Jones gibi bağımsız kitapçılardan alınmış bez çantamın üstüne Chanel’imi asıp West Village’da hayatımı sorgulayarak yürüyüşe çıkma arzusu yarattı. Bu zengin dertleri size göre değilse, filmi yüzeysel bulup neden çekildiğini sorgulayabilirsiniz tabii ki, ama güzel şehirlere ve güzel insanların bomboş dertlerine kayıtsız kalamıyorsanız, izlediğinize pişman olmayacağınızı düşünüyorum. Bu rezil pandemi günlerinde New York’un efsane hoteli The Carlyle’da bir burbon içme fırsatı evimize kadar gelmişken kaçınmak olmaz diye düşünenlerin aklında olsun.

#37 – Clea DuVall – Happiest Season: Gerçek hayatın ensemdeki nefesinden sıkıldığımdan olacak, böyle Noel temalı, işte çam ağacı ve hediye paketli filmlere gidiyor elim bugünlerde. Pek sevdiğim Kristen Stewart’ın baş rolünde olduğu bu tatlı romantik komedi tam da bu dönemde, Noel ve Yeni Yıl heyecanına bulanmış bir yanlışlıklar komedisi olarak imdadıma yetişti. Filmin ana ekseni Queer deneyimin en önemli dönemeçlerinden biri olan kimliğini açıklama, İngilizce tabirden ödünç alacak olursak dolaptan çıkma mevzu etrafında dönüyor. Yer yer didaktik olmaktan kaçınamıyor olması ve de dünyanın en sevimsiz arzu nesnesini içermesi beni biraz soğuttu filmden, ama kalbi o kadar doğru bir yerde ki, kendisine kızgın kalamıyorum. Oyunculukla başladığı sinema kariyerinde kendine yönetmen olarak bir yol açan ve kendi de Queer bir birey olan Clea DuVall’ın Fakülte’den beri takipçisiyim, nörotik enerjisini perdede izlemekten keyif alırdım, sadece ikinci filmini izlemiş olsam da, kamera arkasındaki işlerini izlemeye devam etmek isterim. Schitt’s Creek’ten aktarmasız gelmiş olan Dan Levy’nin heteroseksüel taklidi yaptığı sahnenin daha uzun olmamasına itirazımı bir de buradan dile getirip Noel’den bir tatlı huzur almaya niyetlenen herkesi bu tatlı seyirliğe davet ediyorum. Yer yer az pişmiş, bazı esprileri pek de düşünülmemiş, arada baş öğretmen edasında olsa da, her yılbaşı döneminde elimizin gideceği işlerden olma ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Pek de iyi yaşlanmayan Love, Actually yerine elimiz buna gitsin.

#38 – Maïmouna Doucouré – Cuties: Netflix’in facia pazarlama kampanyasıyla kariyerinin başlamadan bitmemiş olduğunu umduğumuz Maïmouna hanım, Cuties ile çocukların, özellikle de kız çocuklarının cinsel objeye dönüştüren popüler kültüre kafa tutmaya niyetleniyor. Bir yanda ataerkil ve geleneksel değerlerle yaşamaya çalışan ailesi diğer yanda uyum sağlamak istediği yaşıtları arasında kalan, sonuçta ne birine ne diğerine yaranamayan baş kahramanı pek tanıdık, onlarca filmde izlemişizdir. Bu anlamda yepyeni bir şey yok filmde. Öte yandan kız çocuklarının önündeki rol modellerinin sadece azizeler ya da seks bombaları olmasının zararlarına dikkat çekmek isteyen bir damar ilerliyor filmde, nereden baksanız güçlü ve önemli bir tespit. Ancak, 11 yaşında bir kızın objeleştirilmesini ancak bu objeleştirmeyi yakın çekim göstererek eleştirebiliyor olması benim için de filmin en büyük kusuru oldu. Eleştirdiği şeye dönüşen anlatı bence de fena halde tökezliyor, ta ki pek sevimli finaline kadar. Umut ediyorum ki bu gencecik kadın yönetmen kendini bu talihsiz durumdan çıkarır ve yeni şeyler deneyecek fırsatlar önüne gelir. Ben bu ilk buluşmadan mutlu ayrılmamış olsam da bundan sonra yapacaklarını izlemeyi çok isterim. Güçlü bir zaman mekan duygusu ve karakter gelişimine kafa yorulmuş senaryonun pratik bir beceriksizliğe kurban gitmesi sevimsiz olmuş.

Ayı bitirirken 10 film geride olmam beni biraz üzse de, enseyi karartmıyoruz, “galiptir bu yolda mağlup” deyip yolumuza devam ediyoruz. Bu yıl ödül sezonunun startını veren Gotham ödüllerinde En İyi Yönetmen adaylarının tamamının kadın olması hem hevesimi hem de iştahımı arttırdı, yalan değil. Bakarsınız çok çalışıp Aralık’ta arayı kapatırım.

Hafta Sayısı: 48

Film Sayısı: 38

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s