#52Film52KadınSinemacı – Aralık

Bu sene de hedefimi tutturamadım maalesef ama bu tuhaf senede kendime bunun için yüklenecek değilim. İşte ayın son kadın eli değmiş filmleri.

Susanna Bier iki yıldızıyla sette

#39 – Susanne Bier – The Undoing: Bu sene de geleneği bozmuyoruz, Susanne hanımı bir işiyle listemizde ağırlıyoruz. HBO’ nun 6 bölümlük bu pek mini dizisinde Nicole Kidman, Hugh Grant ve Honey Boy’dan beri favorimiz Noah Lupe’yi karşılıklı döktürürken izlemek, New York’un para etrafında dönen kültürünü solumak falan keyifli şüphesiz, ama Susanne Bier’in kamera arkasında olduğunu bilmek kalbimi bir parça kırdı. “Keşke kendisi yeteneğini alışkın olduğu Nordik burjuvazi krizlerini anlatmak için kullansa da bu pembe dizi bozmasına bulaşmasaydı demekten kendimi alamadım. Herhangi bir kiralık yönetmenin altından rahatlıkla kalkabileceği bir iş maalesef The Undoing, özellikle az pişmiş finaliyle kendisine yakışmadığını düşündüm ben. Neyse, hangimizin paraya ihtiyacı yok ki. Öte yandan, izlediğime de pişman değilim, bayılırım böyle pahalı kepazeliklere.

Ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı.

#40 – Kirsten Johnson- Dick Johnson is Dead : Daha önce Cameraperson ile burada da ağırladığımız Kirsten Johnson bu çok kişisel işinde kendisini ve seyirciyi can evinden vuracak bir işe imza atıyor, babasının son günlerini kaydederken bizi de sevdiklerimizin kaçınılmaz sonuyla alakalı yüzleşme becerimizle sınıyor, üstelik bunu tamamen yenilikçi bir sinema diliyle karşımıza getiriyor. Cennet tahayyülünde aşırı eğlenmiş, kaçınılmaz finalinde biraz fazla (iç çekmeli) ağlamış olabilirim. Şüphesiz ödül sezonunda adını çok duyacağımız prestijli bir iş Dick Johnson is Dead, Johnson’ı kişisel kalp kırıklıklarını ve bütün insani kusurlarını sanat için ham maddeye dönüştüren dahilerin arasına katıyor.

Actress Rachel Brosnahan (left) and director Julia Hart on the set of “I’m Your Woman,” whcih premieres on Amazon Prime on Friday, Dec. 11.

#41 – Julia Hart – I’m Your Woman: Julia Hanım da daha önce burada ağırladığımız isimlerden, Miss Stevens isimli bağımsız komedi – dramasıyla konuğumuz olmuştu. Kendisinin yönetmen olarak yolculuğunu izlemek, nispeten daha büyük bütçelerle çalışmasına tanık olmak pek keyifli. Bu son filminde, erkek karakterlerin merkezinde olduğu versiyonunu düzinelerce kez izlediğimiz bir suç hikayesini, bu kez kadınların gözünden anlatmayı seçiyor. Kusursuz bir film olduğunu söylemek zor, ilk yarısı ile ikinci yarısı arasındaki planlı olduğunu pek sanmadığım ton farkı, özellikle ikinci yarıda sendeleyip sarkan temposu kurgusunun aceleye gelmiş olabileceğini hissettiriyor. Öte yandan pek şık dönem işçiliği ve nostaljik tonu, merkezdeki kadın oyuncuların ışıl ışıl ekran varlıkları ve annelik konusundaki soğukkanlı tavrı ile beni izlediğime pişman ettirmedi. Hatta özellikle ikinci yarıda hikaye edilen ancak gösterilmeyen bir geçmiş zaman anlatısı var ki, “keşke o hikayeyi de, bir nevi ön-film gibi izleme fırsatımız olsa” dedirtti. Belki Hart ve yapımcı eşi genç, siyah bir kadın yönetmene o hikayeyi anlatma fırsatı verir. Fikri vermesi benden.

#42 – Natalie Erika James – Relic : İki kısa metrajıyla korku türüne ilgisini belli etmiş gencecik bir yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi, canımız ciğerimiz Jake Gyllenhaal beyin yapım şirketi 9 Stories’in de bu seneki şimdilik en prestijli işi, biz Gotham’dan film dalında adaylığının yalancısıyız. Melbourne’a yakın bir kasabada, aynı aileden üç kuşak kadının birbirleriyle ve çeşitli doğaüstü güçlerle çatışmasını anlatan bu ekonomik filmin kuşkusuz en güçlü yönü korku öğeleriyle kurulu atmosferi. Bir Amerikan gotiğinden beklediğiniz her motif ile bolca karşılaştığımız film, envai çeşit hayaletli ev filmiyle hatta belki bir yerlerden Shining ile akrabalık emareleri gösteriyor, pek orijinal olmasa da sürükleyici denebilecek bir iş ortaya çıkıyor. Bir korku filminden çok, derdini korku öğeleriyle anlatmayı seçmiş bir drama olmaya çalışıyor kendisi, annesi ile barışamamış olanlarınız veya yaşlanmayla gelen zihinsel zorluklarla alakalı kaygılı olanlarınız varsa uzak durmayı tercih edebilirler.

#43 – Azra Deniz Okyay – Hayaletler : Bu köşede Türkiye’den birilerini ağırlamak nasıl hoşuma gidiyor, anlatamam. Belgeselle kurgunun muğlaklaşmış sınırlarında dolaşan bir iş Hayaletler. Venedik’ten Uluslararası Eleştirmenler Haftası Jüri Ödülünü, Varşova’da FIPRESCI En İyi Çıkış Filmi ödülünün sahibi, eleştirmen dostu bu minik film, bizde de Antalya’nın da galibi oldu, Film, Yönetmen, Yardımcı Kadın ve Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Portakal ödüllerini eve götürdü. Rant ve sömürü sarmalında içi boşalmış, sadece kabuğu kalmış bir şehrin karanlık sokaklarında dolaşan çıkışsız kahramanları ve hareketli kamerasıyla izlemesi ve hazmı çok kolay bir iş değil Hayaletler. Allah biliyor ya, Avrupalı benzerlerine, mesela La Haine gibi, azıcık rahmet okutuyor. Öte yandan, genç bir yönetmenin bu ilk kurgu işinin kendisine yeni kapılar açmasını ve film dilini olgunlaştırma fırsatları yaratmasını dilemek boynumuzun borcu. Ben mümkün olursa diğer işlerini de izlemek isterim.

#44 – Amanda McBaine (Jesse Moss ile birlikte) – Boys State: Bir diğer 2020 marifeti belgesel ile devam ediyoruz. Erkek lise öğrencilerinin dünyasında mikro bir demokrasi kurma çabasının pek eğlenceli bu belgesinin altında iki yönetmenin imzası var. Ortağı Jesse Moss’un belgesel yöneterek inşa ettiği kariyerinin yanında Amanda McBaine’in 20 yıllık yapımcılık kariyeri var. Boys State, Cinema Verité tarzında çekilmiş, Teksas’ta her yıl 1000 kadar lise öğrencisi erkeğin katılımıyla tekrarlanan bir etkinliğin en kritik anları ve unutulmaz karakterleriyle seyirciyle paylaşıldığı fişek gibi bir belgesel. Sundance’in belgesel dalındaki Büyük Jüri Ödülünün de sahibi olan Boys State, kilometrelerce uzaktan pek tanıdık toksik manzaraları bizimle buluşturuyor, bir kere daha görüyoruz ki demokratik kazanımlar kolay elde edilmiyor. Değme aksiyon filmine taş çıkaran sıkı kurgusu ve yükselen sağ politikaların gençlik üzerindeki etkisi ile ilgili yazılabilecek yüzlerce sayfalık tezden bile daha etkileyici, üstelik de çok eğlenceli.

#45 – Zu Quirke – Nocturne: Amazon’un bu sene Halloween ikramı, korku sinemasının yeni yükselen değeri Blumhouse’un 4 filminden biri Nocturne. Black Swan ve Whiplash ile aynı sularda gezen, kadınlar arası rekabetten korku devşiren bir yüksek sanat soslu korku filmi, yalnız bu iki filmle birlikte anılması kafanızı karıştırmasın, ikisinin de yanına bile yaklaşamıyor maalesef. Profesyonel klasik müziğin fena halde rekabetçi dünyasında, gizemli birtakım olaylar ve sanatsal rekabet, ikiz kardeşler arasında daha derin bir yarışın fitilini ateşler, korku türünün bütün klişeleri sıraya girip filmin 90 dakikalık süresini doldurmak için sıraya girer. Söyleyecek çok iyi bir sözüm yok maalesef Nocturne için, tipik bir B film, daha önce benzerlerini bin kere izlediğimiz bir işçilik. Yönetmen Zu Quirke’ün, bu ilk uzun metrajlı işinde, sık karşılaşmaya başladığımız bir temaya, “tutkunuz olan şeye yeteneğiniz olmayabilir” düsturuna yer vermesiyle azıcık özellikli bir film aslında, ama o meselenin de çok üstüne gitmemeyi seçiyor. Vaktiniz varsa, Amazon Prime’da.

Bize ayrılan sürenin bu saçma senede de sonuna geldik. Umarım ilham ve neşe dolu bir yıl bizi bekliyordur. Buraya kadar okuyan herkese mutlu yıllar 🥂.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s